ÇOCUK FELCİ (POLİOMYELİTİS)

Çocuk felci, Polio virüsünün sinir hücrelerini (beyin ya da omurilik) etkileyerek kişinin felç kalmasına sebep olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Çocuk felci %90 oranında 5 yaş altında görülürken ileri yaşlarda görülme ihtimali de mevcuttur.
1988 yılında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Küresel Çocuk Felcini Yok Etme Girişimi (GPEI) gibi öncü kuruluşlar; “Dünya üzerinde tek bir çocuk kalıncaya kadar” sloganı ile yapılan aşılama kampanyası ile Polio virüsünün yok edilerek bir daha çocuk felci vakasının görülmemesini hedeflemişlerdir. 1988’den beri çocuk felci sayısı %99 azalarak 350,000’den; 2018 yılında 33 vakaya inmiştir. 2019 yılı itibari ile sadece Nijerya, Pakistan ve Afganistan’da görülmektedir.
Avrupa bölgesinin son çocuk felci vakası 1998’de Türkiye’de görülmüştür. Son yıllarda Suriye gibi riskli bölgelerden alınan göçler sebebi ile tekrardan gündeme alınmıştır. Dünya üzerinde tek bir çocuğun polio virüsü taşıması, bütün çocuklar için tehdit oluşturmaktadır. Bu yüzden Polio virüsü, dünyadan tamamen temizlenene kadar aşılama kampanyalarına ara verilmeden devam edilmelidir.
Polio virüsü sadece insanlarda hastalığa sebep olur. Bulaşıcılığı fazladır. İnsandan insana fekal-oral yol dediğimiz; dışkı da bulunan virüs ile kirlenmiş su içildiğinde ya da yiyecek yendiğinde (dışkı ile kirlenmiş el ya da oyuncak ağza götürülmesi ile) bulaşır. Nadiren oral-oral yol (nefes, öksürme gibi) ile de bulaşabilir.
Virüs ağız yolu ile vücuda girdikten sonra, boğaz ve bağırsaklarda yaşar ve farklı bölgelere (lenfatik sistem, kan dolaşımı, sinir sitemi) giderek yayılabilir. Virüs etkilediği bölgeye göre farklı etkiler gösterir. Örneğin virüs bağırsak bölgesini etkilediğinde mide bulantısı, kusma, ishal gibi şeylere sebep olurken; omuriliğin ön boynuz dediğimiz kasların hareketinden sorumlu bölgeyi etkilediğinde kişinin kaslarında etkilenim (kuvvet kaybı ya da felç) olur.
Virüs yaklaşık 1-2 hafta kadar insan vücudunda barınır ve bu sürede dışkı yoluyla (su ve çevreyi kirletir) başkalarına bulaştırılabilir.
Akut çocuk felcinin tanısı hasta hikâyesi alındıktan sonra doktor tarafından yapılan muayene (refleks kayıpları, yutma ve nefes problemleri, kuvvet kaybı) sonrası hastanın dışkı örneği veya boğazdan alınan sıvı da virüs varlığına bakılarak koyulur. Nadiren kan testi, EMG ya da omurilikten alınan sıvı ile virüsün hangi bölgeleri etkilediği araştırılır.
SEMPTOMLAR
• Virüs bulaşan kişilerin %70 inde herhangi bir belirti oluşturmaz.
• Virüs bulaşan kişilerin %25 inde grip benzeri belirtiler (boğaz ağrısı, ateş, yorgunluk, baş ağrısı, karın ağrısı, mide bulantısı, kusma gibi) oluşur ve 2-5 gün sonunda tam iyileşme gerçekleşir.
• Çocuk felci, virüs bulaşan kişilerin %5’inde görülen sinir hücrelerinin (beyin ya da omurilik) etkilenimi sonucu daha ciddi belirtiler oluşur. Bu grupta kendi içinde 3’e ayrılır:
o Parestezi; ayaklarda karıncalanma ve iğnelenme hissi
o Menenjit; ense sertliği, baş-boyun ağrısı ve kas spazmları
o Paralize; grip benzeri belirtilerle başlar, zamanla refleksler kaybolur ve virüsün etkilediği bölgeye göre farklı belirtilere sebep olur
▪ Spinal bölge etkilenimi; genellikle el ya da ayaklarda kuvvet kaybı
▪ Bulbar bölge etkilenimi; solunum ve yutma kaslarında kuvvet kaybı
▪ Bulbospinal bölge etkilenimi; hem el- ayak hem de solunum ve yutma kaslarında kuvvet kaybı

Kas kuvvetsizlikleri etkilediği kasa göre çocuğun ayağa kalkmasına, yürümesine, yemek yemesine engel olur ve zamanla vücutta şekil ve işlev bozukluklarına (eklemlerde deformite, skolyoz, bacaklarda uzunluk farkı gibi) sebep olarak kişinin hareketlerini kısıtlar. Genellikle 18 ay içerisinde kas kuvveti yerine gelir ve çocuk normal hayatına geri döner.
Çocuk felci tek bir kasta görülebildiği gibi el- ayak ve solunum-yutma kaslarının hepsinin birlikte etkilendiği (bulbospinal etkilenim) halde de görülebilir. Ayak tutulumu ellere göre daha sık görülür. Genellikle asimetrik tutulum gösterir (sağ kol-sol bacak gibi). Duyu kaybı görülmez. Sadece paralize vakalara çocuk felci tanısı koyulur. Nadiren solunum ve yutma kasları etkilendiğinde; solunum yetmezliğine ve ölüme sebep olabilir.
Çocuk felcinin tedavisi yoktur; en etkili yol aşılama ile çocuk felcinin engellenmesidir. OPV (damla şeklinde, ucuz, uygulanması kolay ve eleman ihtiyacı olmayan) ve IPV (kasa uygulanan, pahalı ve deneyimli eleman ihtiyacı olan) şeklide iki çeşidi vardır. 2. ay, 4. ay, 6. ay 8-18. ay ve 4-6 yaş okul çağında yapılır. Riskli bölge seyahatlerinden 4-6 hafta önce ek doz yapılması tavsiye edilir.
TEDAVİ
Kaslarda zayıflığa sebep olmayan çeşitlerinde hasta dinlendirilir, kas spazmları ve ağrılarını azaltmak için ilaç, sıcak uygulaması ve egzersiz uygulanır.
Akut çocuk felci vakalarında ilaç tedavisine ek olarak fizik tedaviye başlanmadır. Kas ve eklem problemlerini önlemek için hastanın ihtiyacına göre pozisyonlama, aktif-pasif eklem açıklığı ve germe hareketleri önerilir. Sıcak uygulama yapılmalıdır. Solunum ve yutma kasları etkilenmişse; mekanik solunum cihazları, trakeostami ve solunum fizyoterapisi gerekebilir.
Kronik çocuk felci vakalarında ise hayat boyu fizik tedavi ve egzersiz gerekmektedir. Hastanın ihtiyacına göre eklemlerin ve kasların korunması için germe ve kas kuvvetlendirme hareketleri uygulanır. Yardımcı cihazlarla (yürüme yardımcıları, splint ve braceler) eklemlerin normal şeklinin korunması ve normal hareketlerin devam ettirilmesi sağlanır. Denge ve koordinasyon ve yürüme çalışmaları yapılır. Solunum ve yutma kaslarında zayıflık varsa hayat boyu solunum desteği alması gerekir. Havuz içerisinde yapılan egzersizler ve sıcak su banyoları önerilir. Ev içinde düzenlemeler yapması için ergoterapistten destek alınabilir.
İleri dönemde oluşan şekil bozukluklarında (bacak boy uzunluğu farklılıkları, eklem deformiteleri) ve hastanın fonksiyonelliğini arttırmak için (yürümesini kolaylaştırmak gibi) tendon transferi, botoks, osteotomi, boy uzatma ameliyatı gibi birçok yöntem uygulanabilir.
POST-POLİO SENDROMU(PPS)
Çocuk felci geçirmiş kişilerde 15-40 yıl sonra; kaslarda hareketle artan güçsüzlük ve ağrı, kas spazmları, kas fasikülasyonları, kramplar, solunum ve yutma problemleri, bağırsak problemleri, uyku problemleri, genel yorgunluk, soğuğa karşı hassasiyet, hafıza problemleri, depresyon gibi birçok farklı belirti açığa çıkabilir. Post Polio Sendromu denilen bu durumun kesin sebepleri bilinmese de; normal yaşlanma ile birlikte, sinir hücrelerinde oluşan harabiyete bağlı olarak oluştuğu düşünülmektedir. Çocukken ağır polio geçirenlerde, yaşam kalitesi düşük olanlarda, aşırı fiziksel harekete maruz kalanlarda, kilo problemi olanlarda ve kadınlarda daha sık ortaya çıktığı görülmektedir. Post polio tanısı, geçirilmiş olan çocuk felci sorgulandıktan ve diğer hastalıklar elendikten sonra konulur.
Kişilerin yorgunluğu engellemek için enerji tüketimini azaltması, daha az hareket, dinlenme araları verme, aktivitelerin zamana bölünmesi, ev ortamının düzenlenmesi gibi modifikasyonlar önerilmektedir. Hastanın kilo almamaya ve sıcak tutan kıyafetler giymeye dikkat etmesi gerekir. Ağrı denetimi için soğuk uygulama ve TENS; uyku kalitesi için gevşeme egzersizleri önerilmektedir.
Uzman bir fizyoterapist ile kişiye özel hazırlanan egzersizler, kişinin enerjisini koruyarak daha az yorulmasına ve kaslarına zarar vermeden kas kuvvetini korumasını sağlayacaktır. Solunum kasları etkilendi ise yardımcı solunum cihazları ve solunum fizyoterapisi gereklidir. İhtiyaca göre yardımcı cihaz (koltuk değneği, tekerlekli sandalye gibi) kullanımı önerilebilir.

SPONDİLOLİZİS VE SPONDİLOLİSTEZİS

Spondilolizis, omurgayı oluşturan omurlardan birinde oluşan çatlak veya stres kırıklarıdır. En sık yaralanma, jimnastik, futbol gibi sporlarda ve ağırlık kaldırma gibi belde tekrar tekrar stres gerektiren sporlara katılan çocuklarda ve ergenlerde meydana gelir.
Spondilolizis (omurga artriti), elli yaşını geçtikten sonra en sık görülen omurga ağrısı nedenlerinden biridir. Spondilolizis, oluştuğu omurganın bölgesine bağlı olarak kategorize edilir:
1. Servikal Spondilolizis (Boyun artriti)
2. Torasik Spondilolizis (Üst sırt artriti)
3. Lumbar Spondilolizis (Bel artriti)

Her an hareket etmenizle omurlarınızda oluşan yıpranma ve aşınma, omurga eklemlerinize zarar verir. İleri evrelerde, oluşabilecek spinal artrit oldukça ağrılı olabilir ve sinirlerin sıkışmaya başlamasıyla vücudunuzun diğer yapılarına zarar verebilir.
Spondilolizis herhangi bir semptoma bağlı olmayabilir. Fakat herhangi bir belirti varsa;
• Ağrının başlangıcı aşamalı olarak gerçekleşebilir veya akut durumdadır (Yoğun bir spor aktivitenin ardından gerçekleşebilir.)
• Olası bir travma öyküsü (Travmanın gerçekleştiği zaman önemlidir.)
• Yoğun ağrı, günlük yaşam veya spor performansı aktivitelerini kısıtlar
• Semptomlar stresli bir olaydan sonra şiddetlenir.
• Dinlenme ile belirtiler genelde azalır.
• Spesifik semptomlar, omurganın etkilenen bölgesine bağlıdır. (Lumbar spondilolizis, torasik veya servikal spondilolizisten farklı semptomlar gösterecektir.)
➔ Lumbar spondilolizis semptomları:
Bel ağırısı,
Ayakta durunca artan ağrı,
Öne doğru oturunca ağrı azalır,
Beli geriye doru büktüğümüzde (ekstansiyonda) ağrı artar,
Çocuklarda postural bozukluklar veya anormal yürüyüş şekli görülebilir,
Sinire bası varsa; idrar kaçırma, uyuşma, kas zayıflığı gibi nörolojik bulgular eşlik edebilir.

Spondilolizis Risk Faktörleri Nelerdir?
➢ Yaş,
➢ Travma,
➢ Uzun süreli kötü postür,
➢ Eklemlerin aşırı kullanımı,
➢ Aşırı kilo,

Bazı durumlarda, spondilolizis ile oluşan çatlak ya da stres kırıkları kemiği o kadar zayıflatır ki omurga uygun pozisyonunu koruyamaz, omurlar yer değiştirmeye ve kaymaya başlar. Bu duruma da spondilolistezis denir.
Spondilolistezis de kırılan ya da hasar gören kısım (pars interartricularis), hemen altındaki omurun öne doğru kaymasına veya yer değiştirmesine neden olur. Çocuklarda ve ergenlerde, bu kayma en sık, hızlı büyüme dönemlerinde meydana gelir.
Doktorlar genellikle spondilolistezisi kayma miktarına bağlı olarak düşük dereceli veya yüksek dereceli olarak tanımlarlar. Kırılan omur genişliğinin yüzde 50’sinden fazlası, altındaki omur üzerinde öne kaydığında yüksek dereceli bir kayma meydana gelir. Yüksek dereceli kaymalara sahip hastaların sinir hasarı dolayısıyla ciddi ağrı yaşamamaları ve semptomlarını hafifletmek için ameliyat olmaları önerilir.

Spondilolistezis daha sık olarak L5-S1 vertebralarında (omurlarında) daha sık görülür. Daha çok kadınlarda görülür. Bunun sebebi ise eklem laksitesine sebep olan “östrojen hormonu” ile ilgilidir. Ağrı genellikle bir yaralanmadan sonra başlar ve ergenlikten önce belirtiler nadirdir.
Spondilolisteziste oluşan omurlardaki kayma, omuriliğe veya sinir köklerine baskı yapabilir ve bu da her iki bacakta da bel ağrısı ve uyuşukluk ve halsizliklere neden olabilir. Ancak, tüm belirtiler hemen kendini göstermez. Bazen, hastanın omurları yıllar önce kayabilir ve hasta yıllar sonra bile herhangi bir acı veya uyuşukluk hissetmez. Bununla birlikte, yıllar sonra oluşan ek patolojilerle birlikte bel veya kalçada ağrı olarak kendini gösterebilir. Ek olarak, bacaklardaki kaslar zayıflayabilir ve bu da hastaların topallayarak dolaşmasına neden olabilir.
Spondilolistezisin derecesi, vücudun öne kayma miktarı ile ölçülür. Meyerding bunu 4 sınıfa ayırdı:
Grade 1 – % 0-25 den 1/4 uzunluğa kadar kayma
Grade 2 – % 25-50’den 1/2 uzunluğa kadar kayma
Grade 3 – % 50-75’ten 3/4 uzunluğa kadar kayma
Grade 4 – % 75’ten fazla kayma

​Spondilolisteziste Risk Faktörleri Nelerdir?
➢ Omurganızı aşırı geriye ittiğiniz ve dönme aktivitelerinin sık kullanıldığı sporlar
➢ Genetik faktörler: Eğer anne veya babanızda da bu teşhis varsa sizde de %26 ihtimalle görülebilir.
➢ Spondilolistezis kadınlarda daha sık görülür.
➢ Hipermobilite.
➢ Spina bifida occulta
➢ Kişiye özgü eklem ve kemik yapıları
➢ Hamile kadınlarda yaygındır.
KONSERVATİF TEDAVİ
Spondiloliz ve düşük dereceli spondilolistezisi olan hastaların çoğu cerrahi gerekmeden iyileşir:
Dinlenme: Belli bir süre için sırt ve bele aşırı stres uygulayan sporlardan ve diğer aktivitelerden kaçınmak, bel ağrısını ve diğer semptomları iyileştirmeye yardımcı olacaktır.
Steroidal olmayan antienflamatuar ilaçlar (Ağrı kesiciler): Antienflamatuar ilaçlar şişliği azaltmaya ve sırt ağrısını hafifletmeye yardımcı olacaktır.
Fizik Tedavi: Kişiye özgü egzersizler esnekliği artırmaya, gergin bacak kaslarını esnetmeye, sırt ve karın kaslarını güçlendirmeye yardımcı olabilir.
Brace (Ortotik destek): Bazı hastaların omurga hareketini sınırlamak, yeni oluşan pars articularis kırığının iyileşmesini sağlamak için bir süre boyunca sırt desteği takması gerekebilir.
Tedavi süresince, doktorunuz omurun pozisyonunun değişip değişmediğini belirlemek için periyodik olarak röntgen çekecektir.
CERRAHİ TEDAVİ
Aşağıdaki özelliklere sahip spondilolistezis hastalarına cerrahi önerilebilir:
• Hayat kalitesini olumsuz yönde etkileyecek ve en az 3 aylık konservatif tedaviye yanıt, vermeyen ısrarcı, tekrarlayan bel, bacak ağrısı veya nörolojik kladikasyonun varlığı,
• İlerleyen nörolojik defisitler,
• İnkontinans (idrar kaçırma).

L5 ve sakrum arasındaki spinal füzyon, spondilolistezisi olan hastaları tedavi etmek için en sık kullanılan cerrahi prosedürdür.
Spinal füzyonun amaçları:
• Kaymanın daha fazla ilerlemesini önlemek.
• Omurgayı sabitlemek.
• İleri düzeydeki sırt ağrısını hafifletmek.
​Spinal füzyon, cerrahi bir prosedürdür. Esasen bir “kaynak” işlemidir. Temel amaç: Etkilenen omurları bir araya getirerek tek bir sert kemik üzerinde iyileşmelerini sağlamaktır. Füzyon, hasarlı omurlar arasındaki hareketi ortadan kaldırır. Ameliyattan sonra, ağrılı omurga segmenti hareket etmezse, o bölgenin acımaması gerekir.
​İşlem sırasında, doktor önce bel omurgasındaki omurları yeniden hizalar. Kemik grefti adı verilen küçük kemik parçaları daha sonra kaynaştırılacak vertebralar (omurlar) arasındaki boşluklara yerleştirilir. Zamanla, kemikler birlikte büyür ve kaynar.
​Kemik greftini yerleştirmeden önce doktorunuz, omurgayı daha da stabilize etmek ve başarılı bir füzyon gerçekleştirmek için metal vidalar ve çubuklar kullanabilir. Bazı durumlarda, yüksek dereceli kayması olan hastalarda da spinal sinir köklerde sıkışma olabilir. Bu durumda doktorunuz ilk olarak spinal kanalı açmak ve spinal füzyonu yapmadan önce sinirler üzerindeki basıncı azaltmak için bir prosedür uygulayabilir.
FİZİK TEDAVİ
➢ Derin doku masajı à Bu teknik ile oluşan spazmların ve kas gerginliğinin azaltılması hedeflenir.
➢ Sıcak ve soğuk uygulamalar à Ağrıyı azaltmada önemlidir.
➢ Elektroterapi ajanları à TENS, Ultrason ağrıyı azaltmada etkilidir.
➢ Hastaya özgü bir egzersiz programı oluşturulmalıdır.
​Egzersiz tedavisi şu şekilde uygulanabilir:
✓ Kasların gevşemesine yönelik esneklik egzersizleri verilir. (özellikle üst bacak ve kalça kaslarına yönelik)
✓ Daha iyi bir postür sağlayabilmek için karın kaslarını kuvvetlendirmek gerekir. Bu yüzden karın kaslarını kuvvetlendirmeye yönelik egzersizler yapılır.
✓ Omurga hareketini destekleyici fonksiyonel egzersizler yapılabilir: Sırt dayanağı olan bir sandalyede oturmak ve sonra yavaş yavaş bel bölgesinden öne doğru eğilmek
✓ Artmış bel lordozunu (artan bel çukuru) düzeltebilmek için aktif postür egzersizleri
✓ Göğüs ve sırt stabilizasyon egzersizleri
✓ Yürüyüş eğitimleri
✓ Denge ve koordinasyon egzersizleri
✓ Uygun oturma ve yatma şekilleri hastaya gösterilir ve anlatılır.
✓ Bel duruşunu destekleyici ortezler önerilebilir.
Cerrahi süreç öncesinde görülen fizik tedavi süreçlerinin yanı sıra cerrahi sonrası hekim ve alanında uzman fizyoterapist eşliğinde planlanan bir rehabilitasyon programı ile günlük yaşam dönüşün daha kaliteli ve kolay olacağı unutulmamalıdır.

EL TENDON YARALANMALARI

El; dokunmamızı, hissetmemizi, eşyaları kavramamızı ve çevreden gelebilecek zararlara karşı kendimizi korumamızı sağlayan önemli bir organımızdır. Birbiri ile karmaşık bir ilişki içerisinde çalışan kemik, kas, sinir, damar gibi dokulardan meydana gelmektedir. Tendonlar ise; kaslarımızı kemiklere bağlayan dokulara verilen isimdir. Eldeki bütün bu yapılar bir düzen içerisinde çalışarak parmaklarımızı hareket ettirmemizi ve günlük yaşam aktivitelerimizi sürdürebilmemizi sağlar.

El yaralanmaları kişinin hareketlerini kısıtlar, psikolojik ve sosyal anlamda etkilenmesine sebep olur. Aynı zamanda tedavi süreci uzun sürdüğü için iş gücü kaybına da sebep olabilir.

El tendon yaralanmaları özellikle genç ve çalışan kesimde; iş kazaları, bıçak kesisi, cama yumruk atma, trafik kazaları, ateşli silah yaralanmaları gibi darbeler sonrasında görülür. Tendon yaralanmaları; genel olarak Fleksör Tendon Yaralanmaları (el iç kısmında bulunan tendonlar) ve Ekstansör Tendon Yaralanmaları (elin üst kısmında bulunan tendonlar) olarak ikiye ayrılır.

Fleksör Tendon Yaralanmaları (El iç kısmındaki tendon yaralanmaları)

Parmaklarımızı bükerek kavrama hareketlerini yapmamızı sağlayan kaslar; parmak uçlarında incelerek fleksör tendonlara dönüşür ve kemiklere bağlanır. Fleksör tendon yaralanmaları en sık görülen el yaralanmalarındandır ve genellikle cerrahi ile tedavi edilir.

Fleksör tendon yaralanmaları 5 bölgeye ayırılarak incelenir. 2. Bölgede tendonların kayma hareketine yardımcı olan makara sistemleri (Pulley) bulunduğu için ameliyat sonrası yapışıklıkların en sık olduğu ve rehabilitasyon süreci en zor olan bölgedir. 4. Bölge içerisinden tendonların ve median sinirin geçtiği bir kanal şeklindedir ve yaralanmalarına sinir hasarı eşlik edebilir. 5. Bölge kolun el ile birleştiği ve sinir ve damar hasarlarının eşlik edebildiği bir bölgedir.

Fleksör tendon kesisi sonrasında, tendon koparak içinde bulunduğu kanaldan geriye kaçabilir ya da yapıştığı yerde ufak kemik kırıklarına yol açabilir.

Fleksör tendon kesisi olan kişi etkilenen tendon ve dokularına göre parmaklarını bükemez, kavrama kabiliyeti azalır ya da yok olur, kuvvet kaybından dolayı elinden nesneleri düşürebilir.

Ekstansör Tendon Yaralanmaları (El üstündeki tendon yaralanmaları)

Parmaklarımızı açarak elimizi düz hale getirmemizi (elimizdeki cismi bırakırken yaptığımız hareket) sağlayan; elin üst kısmına yapışan tendonların yaralanmasıdır. Ekstansör tendon yaralanmaları daha nadir görülür ve onarımı daha kolaydır.

Ekstansör tendon yaralanmaları 8 bölgeye ayırılarak incelenir. 1. ve 2. bölgede meydana gelen tendon yaralamaları sonrasında Çekiç Parmak (parmağın son ekleminin düz halde tutulamaması) veya Kuğu Boynu Deformitesi (çekiç parmak deformitesinin ilerlemiş hali) meydana gelebilir. 3. ve 4. Bölge yaralanmaları sonrasında Düğme İliği Deformitesi (parmağın orta ekleminin düz tutulamaması) meydana gelebilir. 5,6 ve 7. Bölge yaralanmaları Ekstansör tendon yaralanmalarının en sorunlu bölgesidir; cerrahi müdahale ve sonrasında erken mobilizasyon tercih edilir.

TEDAVİ

El yaralanmaları bir bütün olarak değerlendirmeli ve içerisinde ortopedist, mikro cerrah, fizik tedavi doktoru gibi birçok uzman bulunan bir ekip tarafından titizlikle takip edilmelidir.

El tendon yaralanmaları sonrası tedavi yöntemine; yaralanmanın elin iç ya da dış yüzünde olması, etkilenen bölgenin yeri ve büyüklüğü, yaralanma çeşidi (ezilme, kesilme, kopma), yaranın açık ya da kapalı olması, sinir ve damar hasarı, yara dokusunun büyüklüğü, tendon makara sistemlerinin durumu, hastanın yaşı ve iyileşme isteği gibi birçok etkene göre karar verilir.

El tendon yaralanmaları genellikle cerrahi tedavi ve sonrasında yoğun fizik tedavi ile tedavi edilmektedir.

Tendon yaralanmaları sonrasında atel gibi özel donanımların kullanılması tedavi sürecinin bir parçasıdır. Atel kullanmada amaç parmağı en uygun pozisyonda sabitleyerek tendonda oluşabilecek kopmaları, doku yapışıklıklarını ve eklem hareket kısıtlılıkları önlemek, kopan tendon parçalarını birbirine yaklaştırarak iyileşme sürecini kolaylaştırmak ve eli dışarıdan gelebilecek darbelere karşı korumaktır. Parmağı belirli bir pozisyonda sabitleyen ya da belli hareketlere izin veren ateller kullanılabilir. Atel kullanılan zaman diliminde oluşabilecek yapışıklıkları, hareket kısıtlılığını önlemek ve tendon kaymasını sağlamak için önerilen egzersizler belirli aralıklarla yapılmalıdır. Atel yaralanma olan bölgeye özel seçilir ve ihtiyaca göre yaklaşık 2-10 hafta süre ile kullanılır. Cerrahi uygulama öncesi ve sonrası kullanıldığı gibi cerrahiye ihtiyaç duyulmayan tendon yaralanmalarında sıklıkla kullanılır.

CERRAHİ

Tendon cerrahisin temel amacı yaralanma olan tendonu ve çevre dokuları onararak; olabildiğince dayanıklı ve fonksİyonel hale getirmektir.

Tendon onarım ameliyatı yaralanma ile tamir arasında geçen süreye göre sınıflandırılır;

1. Primer (birincil) onarım ilk 24 saat içerisinde yapılır.
2. Gecikmiş Primer onarım 24 saat ile 10 gün arasında yapılır.
3. Sekonder (ikincil) onarım: 2-4 hafta içerisinde yapılırsa erken sekonder (ikincil) onarım; 4 haftadan sonra yapılırsa geç sekonder (ikincil) onarım adını alır.
Primer (birincil) onarım her zaman mümkün olmamakla birlikte en iyi sonuç alınan yöntemdir. Çoklu yaralanmalarda serbest tendon grefti veya iki basamaklı tendon tamiri gerekebilir.

Tendon onarım ameliyatlarında özel dikiş malzemeleri ve teknikleri ile tendon uçları birleştirilir. Tendon kaymasını sağlayan makara gibi yapıların onarılması, olabildiğince az yapışıklığa sebep olacak tekniklerin kullanılması gerekir. Tendon ucunun geriye kaçmış olması, ek kesileri gerektirebilir. El cerrahisi sonrasında geçici ya da kalıcı ağrı, ödem, enfeksiyon, dolaşım bozukluğu, hareket kısıtlılığı, şekil ve duyu bozukluğu gibi sorunların olabileceği unutulmamalıdır. Nadiren ikinci bir ameliyata ihtiyaç duyulabilir.

Kişinin el fonksyonlarını geri kazanabilmesi için tendon onarım ameliyatı sonrası tedavi el rehabilitasyonunda uzman bir fizyoterapist tarafından yoğun bir fizik tedavi programı ile desteklenmelidir.

FİZYOTERAPİ VE REHABİLİTASYON

Rehabilitasyon programında öncelikli amaç onarılan tendonun kopmasını engellemek, çevre dokuların yapışıklığını önlemek, tendon kaymasını sağlamak ve elin hareketlerinin en kısa sürede eski fonksiyonel haline döndürülmesidir. Ağrı ve ödem kontrolü, yapışıklıkların önlenmesi, yara ile mücadele rehabilitasyon sürecinin bir parçasıdır. Yaralanmanın olduğu bölge, ameliyat çeşidi, yaralanma çeşidi gibi birçok faktör rehabilitasyon süresini etkiler. El rehabilitasyonu ameliyat öncesi ve sonrası uygulanabileceği gibi, ameliyat gerektirmeyen yaralanmalar sonrasında da uygulanabilmektedir.

Ameliyat sonrası önerilen farklı rehabilitasyon protokolleri (immobilizasyon, erken pasif mobilizasyon ve erken aktif mobilizasyon) vardır. Bu rehabilitasyon yöntemleri egzersize başlama zamanı, egzersiz çeşitleri, kullanılan atel çeşidi, atel kullanım süresi gibi alanlarda farklılık gösterse de temel hedefler benzerdir. Günümüzde cerrahi tendon onarımı sonrası erken dönemden itibaren kontrollü hareket en çok tercih edilen yöntemdir.

Cerrahi tendon onarımı sonrası rehabilitasyon süresi genel olarak; erken dönem (0-3/4 hafta), orta dönem (3/4 hafta- 6/8 hafta) ve geç dönem (6/8 hafta sonrası) olarak 3’e ayrılır.

Erken dönemde uygulanan tendonu koruyucu yaklaşımlar orta dönemde azaltılarak tendona uygulanan gerilim dereceli olarak arttırılır. Rehabilitasyon sürecinde:

• Bloklama egzersizleri,
• Tendon kaydırma egzersizleri,
• Pasif ve aktif eklem hareket egzersizleri,
• Güçlendirme egzersizleri,
• Dirençli egzersizler (elastik bantlar, dereceli kavrama aletleri, oyun hamurları, toplar kullanılabilir)
• Kavrama egzersizleri,
• Fonksyonel egzersizler (havlu toplama, sayfa çevirme, düğme ilikleme gibi),
• Duyu eğitimi
• Pasif ve aktif germeler
• Ayna terapisi
• Omuz ve dirsek egzersizleri
• Yumuşak doku mobilizasyon teknikleri
• Skar dokusu mobilizasyon teknikleri
• Elektrik stimilasyonu, ultrason, lazer,
• Sıcak-soğuk uygulamaları, zıt banyolar gibi yöntemler ve tedaviler uygulanmaktadır.
Elin günlük yaşamdaki önemi unutulmamalı ve herhangi bir yaralanma sonrasında fizik tedavi süreci ile iyileşmenin daha kaliteli ve hızlı ilerleyeceği unutulmamalıdır.

PRİFORMİS SENDROMU

İlk defa ”mikrop olmadan iltihaplanma” adıyla gündeme gelmiştir. Klinik olarak tabloya baktığımızda, siyatik adını alan sinirin leğen kemiği çıkışında ”priformis” kası tarafından engellenmesi, sıkıştırılması ile oluşmaktadır.
Yaşam kalitesini kötü etkileyen bu hastalığın belirtileri, genellikle bel fıtığıyla benzerlik gösterdiğinden sürekli karıştırılmaktadır. Spesifik bir belirtisi olmamasına rağmen genellikle başlangıçta kalçaya ek olarak bacağa doğru yayılan ağrı ile karakterizedir. Duyu bütünlüğünde bozulmalar ve hassasiyet gibi birçok klinik tabloyla karşımıza çıkmaktadır.
Günlük yaşam aktivitelerini tamamlayamayacak dereceye kadar getiren ve kişide özgürlüğü ciddi oranda arttırabilen bu hastalık yürümede problemler de dâhil olmak üzere birçok fiziksel aksaklıklara yol açabilmektedir. Özellikle dinlenmede veya hareketsizlikte kendini gösterdiği, hastalar tarafından belirtilen en baskın semptomdur. Bacak bacak üstüne atıldığında veya sert bir zemin üzerine oturulduğunda yayılan ağrı örnek verilebilir.
Masa başı çalışanlarda, postür veya duruş problemleri yaşayan kişilerde sık görülür ve bunlara ek olarak travma nedenli de oluşabilmektedir.
TANI VE YÖNTEMLERİ
Belirtileri spesifik olmadığı için özel tanı yöntemleri mevcut değildir. Klinik bilgilerde hastalar kalçayı dışarı çevirmek istediklerinde ağrı ve özellikle cinsel ilişki sırasında oluşan ağrıdan söz ederler. Fizik muayene esnasında, yüzüstü yatar pozisyonda, kasın (priformisin) tam orijinine yapılan baskı ile artan ve şiddetlenen bir ağrı mevcuttur.
Ek olarak özel testlerden birkaçı hastaya uygulanabilir. Örneğin uyluğun zorlanarak dışa doğru rotasyon yapılarak ağrının varlığı tespit edilmeye çalışılır (Pace Testi). Veya tam tersi olan uyluğun içe doğru zorlanarak rotasyona uğratılması ile olan ağrıya bakılır (Freiberg Testi).
Kalça çevresi kaslarda erime olup olmadığı inspeksiyon ile incelenir. Genellikle erime görüntüsüne rastlanılır veya şişlikte karakterizedir.
Radyoloji sonuçlarında belirgin bir bulgu yoktur.
KONSERVATİF TEDAVİ
İlk aşamada amaçlanan ve istenilen istirahattir. Devamında yapılması gereken kişinin çalışma ve iş ortamını modifiye ederek hastalığı tetikleyen veya zorlayan problemleri ergonomik açıdan değerlendirerek düzenlemektir.
*Çok ayakta kalıyorsa kişi bu konuda uyarılmalı.
*En azından koruma döneminde zorlayıcı aktivitelerden uzak durmalı gibi uyarıcı etkenler öğretilmeli.
İlaç tedavisi doktor kontrolünde yapılmalıdır. Kişi kendi başına ve kafasına göre tezgah üstü ilaçlara asla yönelmemelidir. Doktor kontrolü altında alınan antienflamatuvar ilaçlar tercih edilerek var olan ağrıda rahatlama sağlanmaktadır. Ödemli bir yapı mevcut ise soğuk (buz) uygulaması tercih edilmelidir.
Fizik tedavi alan ve rahatlama sağlanamayan hastalarda kasın içine enjeksiyon olarak uygulanan botox uygulaması hekimler tarafından uygulanabilmektedir.
FİZYOTERAPİ VE REHABİLİTASYON
Fizyoterapistler eşliğinde kişiye özel hazırlanan ve uygulanan tedavi programları hastalarda olumlu ilerlemeler sağlar. Oluşmuş olan spazmı çözmek başlıca adımlardan biridir. Kalça kaslarına, önerilen bölgeye yönelik germe yapılabilir. Manuel terapi yöntemleri sıklıkla tercih edilmektedir. İlgili kasa yönelik olarak yapılan mobilizasyon ve manipulasyon yöntemleri uygulanabilir. Ek olarak hastalar osteopatik tedaviden de oldukça fayda görmektedir. Yürüme koşma gibi aktiviteler rehabilitasyon tedavi programlarına eklenmelidir.
Bunlara ekstra olarak hazırlanan ev programları ile hastalar tedavilerine evde de devam ederek daha hızlı ilerlemektedirler.

ATAKSİ

ATAKSİ

Yunanca kelime anlamı düzensiz demek olan ataksi, hareketlerdeki koordinasyon kaybı ve yetersiz gövde kontrolü ile beraber kendini gösteren hareket bozukluğudur. Kas kuvvet kaybı olmaksızın meydana gelen denge ve yürüme bozukluğudur.

Denge ise vücudumuzun yer çekimi merkezinin değişikliğine karşı gösterdiği gövde ve postür kontrolüdür.

Eğer ki etkilenim sadece gövdedeyse gövde ataksisi ismini alırken ekstremiteleri (kolları ve bacakları) etkilediyse ekstremite ataksisi ismini alır.

1.Duyusal Ataksi: Vücutta pozisyon duyusunda ve reflekslerde kayıplar görülür. Gövde ataksisi ile beraber sadece alt ekstremiteleri etkileyen bir ataksi mevcuttur. Abartılı ve aniden diz kırarak ve yere sertçe basarak yürürlerken, bacaklarını gözleri ile takip etmek isteği ihtiyacı duyarlar.

2.Vestibüler Ataksi: En önemli özelliği gövde ataksisi görülmesidir. Kesinlikle ekstremite ataksisi görülmez. Bu kişiler dengelerini sağlamak amacıyla otururken veya yürürken göz hareketlerini azaltırlar. Geniş adımlı yürürler ve bir tarafa meyilli olurlar.

3.Serebellar Ataksi: Serebellum (beyincik) veya bağlantılarının etkilenmesi sonucu gelişir. Gövde ve ekstremite ataksisi birlikte görülebilir.

  • Vestibulo-serebellar disfonksiyon: Denge ve göz hareketlerinin kontrolü ile ilgili problem yaşarlar. Ayakta dururken destek yüzeyi geniştir (ayaklar arasındaki mesafe artmıştır).
  • Spinoserebellar disfonksiyon: geniş tabanlı yürüme, yürümeyi başlatma ve durdurmada zorluk, adımlarda eşitsizlik ve yürüme ataksisi görülür.
  • Serebro-serebellar disfonksiyon: istemli ve planlı hareketlerin yapılmasında zorluk vardır.
  1. Frontal Ataksi: Yürüme ataksisi olarak da bilinen frontal ataksi frontal lobu etkileyen tümör, inme gibi tablolarda açığa çıkabilir. Hasta ayakta kendini dik tutmada zorluk yaşar. Hasta yürürken kendi gövdesini sürekli arkaya almaya çalışır. Bu tip ataksiye sahip kişilerde düşme riski oldukça yüksektir.
  2. Friedreich Ataksisi: genetik olarak aktarılan daha çok nörolojik yönü ağır basan fakat birden fazla sistem tutulumu görülen nadir bir hastalıktır.

Atakside Görülen Diğer Semptomlar

  • Tremor (titreme)
  • Dismetri (mesafe, hız ve gücün ayarlanamaması)
  • Dissinerji (kasların doğru sıra ile kasılamaması)
  • Disdiadokinezi (ard arda yapılan zıt hareketleri yapamama)
  • Hipotoni (kol ve bacaklar bez bebek gibidirler)
  • Zayıflık ve güçsüzlük
  • Dizartri (yavaş ve patlayıcı tipte konuşma)
  • Nistagmus (gözün istem dışı hareketi)
  • Vertigo (baş dönme hissi)

 

Atakside Değerlendirme

Hasta değerlendirilmesinde denge, koordinasyon, postür ve yürüyüşün değerlendirilmesi önceliklidir.

Denge değerlendirilmesi statik ve dinamik olarak ikiye ayrılır. Statik denge değerlendirilmesinde pozisyon genellikle sabitken yapılır fakat dinamikte pozisyon değiştirirken değerlendirme yapılır.

Bunların yanı sıra; kas testi, kısalık değerlendirmesi, reflekslerin değerlendirilmesi ve ağrı değerlendirilmesi de yapılır.

Yaşam kalitesi değerlendirilmesi atlanmamalıdır.

Yorgunluk ve solunum değerlendirmesi de yapılmalıdır.

Atakside Fizyoterapi ve Rehabilitasyon

Atakside fizyoterapi, fonksiyonel yetenekleri en üst düzeye çıkarmayı ve mümkün olduğunca bağımsız kalmaya yardımcı olmayı amaçlamaktadır. Muhtemel fizyoterapi tedavisi:

  • Güçlendirme egzersizleri,
  • Denge ve koordinasyon egzersizleri,
  • Germe egzersizleri,
  • Yürüme egzersizleri,
  • Propriosepsiyon egzersizleri,
  • Postüral egzersizler,
  • Düşmeyi önleme ve tavsiyeler,
  • Ekstremite ataksisine yönelik egzersizler,
  • Vestibüler egzersizleri içermelidir.

Vestibüller sistemi regüle etmek amacıyla kullanılan “Cawthorne and Cooksey” egzersizleri spesifik olarak ataksi rehabilitasyonunda kullanılmaktadır.

Frenkel Koordinasyon egzersizleri sırtüstü uzanırken, otururken ve ayakta dururken fizyoterapist tarafından aşama aşama zorlaştırılarak çalıştırılmalıdır.

Doğru planlanmış bir rehabilitasyon programı ile beraber postür, denge, koordinasyon ve kassal aktivitelerin bozuklukları giderilebilir.

 

 

 

HİPERTANSİYON

HİPERTANSİYON

Farklı iki günde en az iki kez yapılan ölçümlerde 18 yaşını geçmiş erişkin bir bireyde büyük tansiyonun 140 mm Hg (cıva basıncı) ve üzerinde ya da küçük tansiyonun 90 mm Hg ve üzerinde olmasına hipertansiyon (yüksek tansiyon) adı verilmektedir.

Kan basıncı için normal değerler büyük tansiyonun 120 mm Hg’nin, küçük tansiyonun ise 80 mm Hg’nin altında olmasıdır.

Risk faktörleri:

  • Erkek cinsiyet,
  • Yaş (erkek>55; kadın>65),
  • Sigara,
  • Yüksek kolesterol,
  • Şeker,
  • Obezite,
  • Ailede kardio vasküler sistem hastalıkları öyküsü olması.

Genel toplumda hipertansiyon prevalansı %30-45 arasında değişmekte, ancak yaşlanmayla birlikte artış gözlenmektedir.

Belirtiler:

  • Enseden alın bölgesine doğru yayılan baş ağrısı,
  • Baş dönmesi,
  • Kulak uğultusu,
  • Kulak çınlaması,
  • Burun kanaması,
  • Çarpıntı,
  • Terleme,
  • Sık idrara çıkmadır.

Birincil Hipertansiyon:

Birincil (sürekli) hipertansiyon, tüm hipertansiyon vakalarının %90-95’ini oluşturmakta olup hipertansiyonun en yaygın şeklidir. Yaşlanmayla beraber artan tansiyonun çevresel faktörlerle birlikte hipertansiyona yol açtığı söylenmektedir. Nadiren de olsa bazı genlerin etkilediği ortaya konulmuştur.

İkincil hipertansiyon teşhis edilebilir bir nedenden kaynaklanır. Böbrek hastalığı hipertansiyonun en yaygın ikincil nedenidir. Hipertansiyona Cushing sendromu, hipertroidizm, hiportroidizm, akromegali, hiperparatiroidizm gibi endokrin ile ilgili durumlar da sebep olabilir.

Tanı da fizik muayene ve laboratuvar testleri de önemlidir.  Bunlara ek olarak elektrokardiyogram ve ekokardiyografi de hekimler tarafından sıklıkla tercih edilmektedir.

Genel Tedavi

  1. Farmakolojik tedavi: Antihipertansif ve diüretik ilaçlar gibi tedaviye özgü ilaçlar kullanılmaktadır.
  2. Yaşam tarzı değişiklikleri:
  • Tuz kısıtlaması: Aşırı tuz tüketimi dirençli hipertansiyona katkıda bulunur. Normal tuz alımı birçok ülkede 9-12 gr/gün aralığında olup yaklaşık 5 gr/gün düzeyine indirilmesinin normotansif (normal tansiyon) kişilerde orta düzeyde (1-2 mm Hg) sistolik KB düşürücü etkisi olduğu, hipertansif (yüksek tansiyon) kişilerde ise biraz daha belirgin (4-5 mm Hg) etkisi olduğu gösterilmiştir.
  • Alkol tüketiminin makul ölçülere indirilmesi: Düzenli alkol tüketimi hipertansif hastalık riskini artırır. Toplam alkol tüketimi bir haftada erkeklerde 140 gr, kadınlarda 80 gr düzeyini aşmamalıdır.
  • Beslenme değişiklikleri: Hipertansif hastalara sebze, düşük yağ içeren süt ürünleri, diyete yönelik ve çözünebilir lif, tam tahıllar ve bitkisel kaynaklı protein tüketmeleri ve doymuş yağ ve kolesterol düzeyini azaltmaları önerilmelidir. Taze meyvelerde önerilmektedir ancak bazı meyveler kilo artışını hızlandırabilen yüksek karbonhidrat içerebildiklerinden aşırı kilolu hastalarda dikkatli olunmalıdır.
  • Kilo verme: Hipertansiyon aşırı kiloyla yakın korelasyon içerisinde olup kilo vermenin ardından değerlerde düşüş gözlenir.
  • Sigarayı bırakma
  1. Egzersiz Programı
  2. Renal Denervasyon: Böbrek damarlarının içindeki sinirler yok edilerek kan basıncında azalma hedeflenir. Amaç beyinden böbreklere yönelik gelen uyarılar ile tansiyon yükselmesini durdurmaktır. Çoğunlukla üç veya üçten fazla ilaç kullanıp da hala etki görmeyen hastalarda kardiyoloji uzmanları tarafından tercih edilmektedir.

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon

Fizyoterapistler ve uzmanlar eşliğinde kişiye özel tasarlanan egzersiz programları oluşturulmalıdır.

  • Aerobik Egzersizler: Aerobik egzersizlerin kan basıncını azalttığı bilinmektedir. Bu yüzden koşma, yürüme, tai chi ya da yüzme gibi sporlar yapılabilir.
  • Dirençli Kuvvetlendirme Egzersizleri: Dirençli egzersizler kan basıncını düşürmeye yardımcıdır. Ancak aerobik egzersiz ile kombine edilerek verildiğinde etkili olmuştur.
  • Esneklik Egzersizleri: Isınma ve soğuma periyodları şeklinde programa eklenmelidir.

*Hastayı egzersize yöneltmek kardiyovasküler sistem için de çok etkili olmakla birlikte yaşam sürelerinde ve psikolojik problemlerle baş etmede oldukça etkili olabilmektedir.

*Düşme yaşla birlikte artış gösteren ve hafife alınmaması gereken önemli bir risk faktörüdür. Bu yüzden yaşı ileri olan hastalarda denge egzersizleri önemli bir yer tutar. Tasarlanan egzersizlerde kesinlikle dengeye önem verilmelidir.

*Ek olarak hastalarda hastalığı reddetme ve kabullenmeme sıklıkla görülmektedir. Bunun için psikolojik destek sıklıkla önerilmekle birlikte bu hastalığın ömür boyu süreceği hastaya hekim tarafından vurgulanmalıdır.

 

AŞİL TENDİNOPATİLERİ

AŞİL TENDİNOPATİLERİ

Vücudumuzdaki yumuşak dokulardan biri olan tendon dokusu, kaslarımızı kemiklerimize bağlayan yapılardır. Kas ile kemik arasında bir köprü görevindedir. Aşil adı verilen tendonumuz da görevi ayak bileğini aşağı yönde hareketlendirmek olan baldır kası ile topuk kemiği arasında bulunan tendonumuzdur.

Aşil tendonu, vücuttaki en büyük tendon olmasına rağmen başta koşma ve zıplama içeren aktiviteler ile ilgilenen kişilerde olmak üzere, en sık zarar gören tendonlardan biridir. Her 1000 kişide 2-3 kişi görülme olasılığı vardır.

Aşil tendinopatisi: Ağrı, ödem, hareket kaybı ile birlikte tanımlanan bir aşırı kullanım yaralanmasıdır. En yaygın semptomları yaygın ağrı, şişlik ve sabah sertliğidir. Erken evrelerde kişi düzenli aktivitelerine devam edebilir. Fakat ilerleyen evrelerde kişinin fiziksel aktivite kapasitesi aşamalı olarak azalmaktadır.

Aşil tendinopatilerine:

  • Aşırı yüklenme,
  • Hızlanma ve ani durma yapılan futbol, basketbol, atletizm benzeri sporlar,
  • Yanlış ayakkabı seçimi,
  • Ayaktaki kavis (ark) bozuklukları,
  • Tendondaki esneme (fleksibilite) kaybı,
  • Spor öncesi ısınma ve spor sonrası soğuma, germe çalışmalarının yapılmaması,
  • Uzun süre spora ara vermiş veya bırakmış sporcuların birden yükleme yapması,
  • Aşırı kilo,
  • Genetik yapı,
  • Sert–kaygan zemin gibi birçok faktör sebep olabilir.

Fizik muayenesinde ayak bileğinin eklem hareket açıklığına, tendon bölgesindeki şişliğe, dokunmayla artan hassasiyete ve yürüme esnasındaki bozukluğa bakılır. Kesin tanı MR (Manyetik Rezonans) ve Ultrason ile koyulur.

 

AŞİL TENDİNOPATİLERİNDE FİZİK TEDAVİ VE REHABİLİTASYON

Aşil tendinopati tedavisinde ilk hedef iltihaplanmanın neden olduğu ağrı ve şişliği azaltmaktır. Bunun içinde hastalığın ilk zamanlarında hastaya uygun ilaçlar, buz ve bandaj tedavileri uygulanır. Yapılan buz tedavisi iltihaplanmanın ilk zamanlarında oluşan şişi azaltarak hastanın bir miktar rahatlamasını sağlayacaktır. İlk dönemlerde yapılan bandaj uygulaması iltihaplanan tendonun iş yükünü azaltıp, dinlenmesini sağlayıp tedavinin olumlu ilerlemesine fırsat tanımış olacaktır.

Ayrıca hastaya tedavi süresince dinlenmesi, yaşam koşulları bu duruma uygun değilse de hareketlerini azaltması ve koşma gibi etkinliklerden uzak durması uyarısı yapılmalıdır.

Tedavinin en önemli aşamasını oluşturan birçok çalışmayla da başarısı gösterilmiş olan aşil tendinopatisine özgü Alfredson egzersiz programının hastaya uygulanması da tedaviden alınacak başarılı sonuçları arttırmaktadır. Programa kuvvetlendirme ve germe egzersizleri eklenir. Tüm hastaları başka tedavi seçeneklerine yönlendirmeden önce en az 3 aylık egzersiz programı önerilir.

Ek olarak yapılan ayak ortezi, ultrason, masaj, elektroterapi, enjeksiyon (PRP, kortikosteroid,oksijen), şok dalga tedavisi, düşük enerjili lazer terapisi (LLLT)   gibi uygulamalarda hastanın şikayetlerinde azalma sağlayacaktır.

Yapılan fizik tedavi ve egzersizlere rağmen iyileşemeyen hastalarda ise son çare olarak ameliyat yapılmaktadır. Dışarıdan müdahale ederek iyileşmenin başlaması ve hızlanması hedeflenmektedir. Bu seçeneklerin hiçbiri egzersiz tedavisi kadar etkili değildir.

HİDROSEFALİ

HİDROSEFALİ

 

Beyin omurilik sıvısı beynin ve omurganın beslenmesini ve dışardan gelen çarpma gibi etkilere karşı korunmasını sağlayan beyin ve omurilik çevresinde sürekli devir daim olan bir sıvıdır. Sağlıklı bir bireyde, bu sıvı bir yandan beyin içinde üretilirken, bir yandan geri emilerek sıvının aynı miktarda kalmasını sağlayarak beynin iç ve dış basıncını dengelemede çok büyük rol oynar.

Hidrosefali, beyin omurilik sıvısının, beynin içindeki bir sorundan dolayı tıkanması, sıvının normalden fazla üretilmesi ya da yeterince geri emilememesi yüzünden beyin içinde ki boşluklarda birikmesine ve fazla basınca sebep olarak beyinde çeşitli problemlere sebep olmasına verilen addır. Bu sıvının akışı düzeltilemezse fiziksel problemlere, zekâ geriliğine, görme problemlerine, şuur kaybına ve hayati tehlikelere yol açabilir.

Hidrosefali doğuştan var olabileceği gibi sonradan da kazanılabilir. Özellikle bebeklik çağında daha sık görülür.

Belirtiler, yaşa, hastalığın ilerleyişine, kişinin genel durumuna ve toleransına bağlı olarak değişmektedir.

Yeni doğanlarda ve Bebeklerde: Kafatası kemikleri henüz birleşmediği için bu sıvı birikmeye başladığında kafa aynı bir balon gibi yavaş yavaş büyür, kafa derisi incelir, damarlar dışarıdan görülmeye başlar. Bu bebekler normalden daha hareketsiz ve huzursuz olabilirler.  Beslenme problemleri, kusma ve zaman zaman nöbetler görülebilir. Batan güneş belirtisi dediğimiz gözlerin sürekli aşağı ve içe doğru bakıyor olma durumu görülebilir.

Çocuklarda ve Yetişkinlerde: Kafatası kemikleri arasında kaynama olduğu için semptomlar daha farklıdır. Diğer belirtilere ek olarak uyku süresinde artma, hareketlerde dengesizlik, uyuşmalar, kişilik bozuklukları, gelişimin yavaşlaması, hafıza problemleri, idrar kaçırma problemleri, yürüme ve konuşmada bozulmalar görülebilir.

Hidrosefalinin kesin tanısı doktor muayenesi ve çeşitli görüntüleme tetkiklerinden (US, BT ya da MRG gibi) sonra konulur. Erken tanı ve tedavi hastalığın gelişimi için önemlidir.

Cerrahi

Cerrahi işlem hidrosefaliye sebep olan tıkanıklığa ya da emilim problemine göre değişiklik gösterir. Cerrahide sıvı akışın normale döndürülmesi amaçlanır. Temelde 2 çeşit cerrahi yöntem vardır.

En sık uygulanan cerrahi yöntem şant takılmasıdır. Beyin omurilik sıvısının fazlasının, beyinden pompalanmasını sağlayan ufak bir alet ameliyatla beyne yerleştirilir ve buradaki fazla sıvının ince bir boru ile cilt altından vücudun başka bölgesine (kalp, mide gibi) aktarılarak idrarla dışarı atılması sağlanır. Şant yerleştirildikten sonra basıncın normal değerlerde tutulması için belirli aralıklarla doktor tarafından kontrol edilmelidir.

Yapılabilen bir diğer cerrahi işlem ise sıvının akması için beyinde farklı bir akış yolu bulunması hedefleyen “Üçüncü Ventrikülostomi” diye adlandırılan endoskopik bir yöntemdir.

**Cerrahi tedaviler dışında beyindeki basıncı azaltmak amacıyla doktor kontrolünde kullanılan medikal ilaçlarda bulunmaktadır.

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon

Cerrahi sonrasında, hidrosefaliye bağlı çeşitli fiziksel (normal gelişimin yavaşlaması, hareket ve denge problemleri, kas ve kemiklerde oluşabilecek problemler) ve zihinsel problemler (zekâ geriliği, öğrenme güçlüğü) oluşabilir.

Problemlerin değerlendirilmesi nörolog, ortopedist, fizik tedavi doktoru, fizyoterapist, psikolog gibi birçok farklı alanda yapılmalı ve erken dönemden itibaren ihtiyaca yönelik destek verilmeye başlanmalıdır.

**Hidrosefali rehabilitasyonuna en erken dönemde başlanmalıdır.

Hastanın ihtiyacına göre kuvvetlendirme egzersizleri, eklemlere yönelik koruyucu germe yöntemleri uygulanır. Özellikle yürüme, denge ve koordinasyon eğitimi verilmelidir. Gerekirse ameliyat sonrası baston ya da yürüteç kullanımı öğretilerek kişilerin bağımsızlığı arttırılmalıdır.

“Uzman ekibimiz sizlere yardımcı olabilmek için hazır bekliyor. Sağ alt köşedeki çevrim içi sohbet butonuna tıklayarak bizimle iletişime geçebilirsiniz.”

YÜKSEK TİBİAL OSTEOTOMİ

YÜKSEK TİBİAL OSTEOTOMİ

Fazla hareketli olan diz eklemini iç ve dış olarak ayırdığımızda iç tarafı dış tarafa oranla daha fazla baskı altında kalmaktadır. Bu bölümde bulunan kıkırdak yapının daha fazla ve daha hızlı aşındığı anlamına gelmektedir. Bu aşınma diz eklemindeki dengeyi bozar ve iç taraf daha hızlı aşınır.

Buna bağlı olarak yük taşıma dengesi bozulur ve kıkırdak doku artık daha da azalır, ağrı gelişir ve şekil bozukluğuna uğrar. Halk arasında da kireçlenme diye adlandırılan osteoartrit meydana gelir.

Yüksek tibial osteotomi ameliyatının amacı ise; hastanın dizinin iç tarafındaki bu aşınmış kıkırdak bölgesinden mekanik yükü alarak çok daha az aşınmış ve daha sağlıklı olan diğer bölgelere yükü aktarmak, diz ekleminin sağlıklı kalma süresini arttırmak, aynı zamanda diz protezine olan ihtiyacı azaltarak hastanın kendi diz eklemiyle yaşayacağı süreyi uzatmak.

Ameliyatın uygulanabilmesi için hastalarda bakılan bazı özellikler vardır. Eğer hasta bu özelliklere uygunluk gösteriyorsa ameliyata alınabilir. Bunlardan bazıları:

– Yaş (65 yaşından genç olması),

– Kişinin belli bir kilonun altında olması,

– Eklem kıkırdağının kısmi bir şekilde aşınmış olması (tam aşınma olmamalı),

– Kıkırdak hasarının ve kireçlenmenin dizin iç kısmında olması,

– Diz eklem hareketlerinin henüz kireçlenmeye bağlı olarak tam kısıtlanmadığı, hala kendi diz eklemini kullanabilecek durumda olan hastalarda uygulanabilir.

**Bu ameliyatın diğer yöntemlere oranla çok büyük avantajları bulunmaktadır. Bunlar:

– Hastanede kalış süresinin diğer yöntemlere oranla çok daha az olması,

– Normal hayata dönüşün hızlı olması (1-2 ay),

– Diz protezi ameliyatına ihtiyacı azaltması veya tamamen yok etmesi,

– Diz protezi ameliyatından sonra yıllar içinde çıkabilecek problemler veya ihtiyaçlardan hastayı kurtarır, eğer bu ameliyattan sonra tekrar protez ameliyatı olunması gerekiyorsa sorusuz bir şekilde yapılabildiği için tercih edilen bir yöntemdir.

Öte yandan yüksek tibial osteotomilerin genelde yeterli bir tedavi olduğu kabul edilmiştir. Fakat son yıllardaki bazı araştırmalarda bu ameliyatın erken sonuçlarının iyi olmasına karşın geç sonuçlarının aynı oranda iyi olmadığı yani osteotomiden başlangıçta elde edilen yararın giderek kötüleştiği düşüncesi ortaya atılmış ve tartışma konusu olmuştur.

Cerrahi İşlem

Yüksek tibial osteotomi ameliyatı açık cerrahi ile yapılan bir ameliyattır. Açık cerrahi öncesinde artroskopi yöntemiyle diz ekleminin içerisindeki hasarlı kıkırdak temizliği yapılır ve ameliyata hazırlanır. Ameliyatta birinci olarak tibianın (kaval kemiği) iç kesimine diz eklemine yakın bölgeden kesi yapılır. İç yan bağlar önde kalır ve kemik hazırlanır. Skopi altında paralel şekilde 2 kılavuz tel kullanılır. Kemik kesme işlemine geçilir. En son kısım ise osteotom denilen araçlarla kemiğin dış kısmına 1 cm mesafede kesilen kemik esnetilip açılır. Daha sonra önceden belirlenen açı sağlanarak plak vida kullanılarak tibia sabitlenir. Açılan dokular kapatılarak ameliyat bitirilir.

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon

Ameliyat sonrası ilk gün yürümeye yardımcı cihazlar ile fizyoterapist eşliğinde adımlamalara başlanır.

Hastanede geçirilen süre ortalama 2-3 gün olur. Fizyoterapist ile konuşularak yatak içi egzersizler ve evde egzersiz eğitimi hakkında detaylı bilgi alınmalıdır. Hastanın durumuna göre gerekirse evde fizyoterapist eşliğinde tedavi programı oluşturulur.

Her hastanın durumuna uygun bir egzersiz programı oluşturulur. Cerrahi sonrası birinci günden itibaren solunum egzersizleri, ayak bileği pompalama egzersizleri, bacak kaslarına yönelik egzersizler ile oluşturulan rehabilitasyon programına başlanır. Devamında ise kişiye özel olarak fizyoterapist eşliğinde hazırlanmış tedavi programı uygulanmalıdır.

PATELLAR TENDİNOPATİ (JUMPER’S KNEE)

PATELLAR TENDİNOPATİ (JUMPER’S KNEE)

 

Patellar tendinopati diz kapağının altında bulunan tendonun sertleşmesi, şişmesi ve aktiviteyle artan ağrı ile karakterize bir hastalıktır.

Aşırı kullanıma bağlı olarak tendona binen mekanik yükün artması sonucunda tendonda zayıflamalar başlar. Ani yapılan hızlanmalar, yavaşlamalar veya uzun mesafeden ya da yüksekten zıplamalı aktivitelerde zayıf olan tendonda yaralanmalara neden olacaktır.

Daha çok zıplamalı aktiviteler içeren sporlar ile uğraşan atletlerde görüldüğü için atlamacı dizi (jumper’s knee) olarak da bilinir.

Patellar tendinopati belirtilerinde diz kapağının alt kısmında ağrı temel şikayettir. Genellikle aktivite sırasında ve sonrasında başlayıp kısa sürede azalan, kişi tarafından önemsenmeyen hafif ağrılar ile başlayıp kendiliğinden sona erip, ilerleyen zamanlarda ise tekrarlayarak kronikleşen bir durum halini alır. Ağrı merdiven çıkma ve sandalyeye oturup kalkma sırasında kötüleşir genelde.

Bu hastalarda diz kapağının altına bastırıldığında aşırı hassasiyet ve sağlam diz ile kıyaslandığında ise aşırı sertlik, kalınlık, kızarıklık göze çarpan en belirgin özelliklerdendir.

Patellar tendinopati en sık quadriceps dediğimiz bacağımızın ön yüzünde bulunan ve yürüme esnasında dizimizi kilitleyerek ayakta durmamızı sağlayan kas grubumuzun zayıflığıyla çekiş gücündeki dengesizlikle ve değişiklikle ortaya çıkmaktadır.

Bu hastalığa;

  • Bacağımızın ön ve arka kısmında bulunan kaslar arasında dengesizlik bulunan,
  • Anormal bacak uzunlukları olan,
  • Ayak bileği, diz ve kalça eklemlerinde dizilim bozukluğu olan,
  • Pes planusu (düz tabanlık) olan insanlarda daha sık rastlanmaktadır.

**Sporcularda ise antrenman yoğunluğu, sert zeminler gibi faktörlerde etkili olmaktadır.

Sınıflandırmayı doğru yapmak, programa doğru zamanda ve en etkili şekilde başlamak tedavinin en önemli noktasıdır.

Bu sınıflandırmada derecelendirme;

  1. derece, yalnızca aktivite sonrasında ağrı ile karakterize olan en hafif yaralanma,
  2. derece, aktivite öncesi ve sonrası ağrı olan fakat kas ısındığı takdirde ağrının azalarak geçtiği,
  3. dereceye bakıldığında ise ağrının aktivite sırasında devamlı olarak artış gösterdiği ve aktiviteyi belirgin bir şekilde kısıtlandığı,

Son ve en şiddetli yaralanma derecesi olan 4.derecede ise aktiviteye bağlı olmaksızın her gün sürekli ağrının bulunduğu sınıftır.

Fizik tedavi ve Rehabilitasyon

Öncelikle hastalığın şiddetti en doğru şekilde belirlenir.

Genel tedavi protokolleriyle başlanan programda önceliğimiz ağrıyı azaltmak olmalıdır.

Elektroterapi, ultrason ve lazer kullanımının yanı sıra; dinlenme ve buz desteğiyle ağrısız yapılabilecek aktivitelerin doğru bir şekilde belirlenmesi en temel husustur.

Daha sonra dize binen yükleri azaltmak tendonun çekiş açısını değiştirmekle diz ağrısını dindirmek için çeşitli diz destekleri ve bantlama tekniklerine başvurulur.

Eğer hastanın durumu ve hastalığın şiddeti uygunsa ağrısız hafif germe egzersizleri de uygulanabilir. Özellikle belirttiğimiz kas grubumuz olan quadriceps kasımıza germe egzersizleri en az ağrılı şekilde temel program içerisine alınmalıdır.

Tedavinin ilerleyen aşamalarında ise artık kuvvetlendirilmesi gereken kas grupları üzerinde hem genel hem lokalize olarak çalışılmalıdır. İlk olarak izometrik (kas boyunda değişiklik yaratmayıp hareket açığa çıkmadan yalnızca esnekliğini arttırarak yapılan kasların kasılarak çalışması esas alınan egzersiz çeşidi) egzersizlerle başlanmalı. Devamında İzotonik egzersizlere (kasların kasılarak kısaldığı, kas tonusu ve hacminin artarak kasların güçlendiği dinamik egzersizler) başlangıçta kendi ağırlığıyla sonrasında ek ağırlıklar ile ağrısız olarak yapılmalıdır.  Devamında daha ileri seviye egzersizlere geçilerek rehabilitasyon sürdürülür. İleri düzeylerde quadriceps kasına özgü eksantrik egzersizler programa eklenmelidir.

Ayrıca dikkat edilmesi gereken bir nokta olarak ağrıyı azaltması için verilen ağrı kesicilerin ve NSAI (non steroid antienflamatuar) ilaçların hastalığın hem akut hem de kronik evrede yumuşak dokunun iyileşmesini geciktirdiği veya büyük oranda engellediği rapor edilmiştir. Bu ilaçlar diz ağrısını hafifletse de tendon onarımını olumsuz yönde etkileyerek günlük yaşam aktivitelerine geçişi uzatır.

Ayrıca rehabilitasyonu tamamlayıcı tedavi olarak fizyoterapist tarafından uygulanan çapraz friksiyon masajı da kronik patellar tendinopatide ağrıları hafifleterek hastaların rahatlamasına yardımcı olmaktadır.

PATELLAR TENDİNOPATİ AMELİYATI

Konservatif tedaviye rağmen semptomlar aylar boyunca iyileşmiyorsa cerrahi tedavi uygulanmalıdır.

Cerrahide tendon, çapraz veya boyuna kesilerek patolojik doku çıkartılır. Cerrah artroskopi veya açık ameliyatı tercih edebilir. Ameliyat sonrası başarı oranı yaklaşık %60-80 oranında rapor edilmiştir. Ameliyat öncesi spor seviyesine geri dönülememe olasılığı olsa da bu düşük bir orandır. Ameliyat sonrası spora ve günlük yaşam aktivitelerine dönüş yaklaşık 12 ay sürebilir.

Cerrahi sonrasında hastaya özel olarak fizyoterapist tarafından programlanmış rehabilitasyon programı uygulanmalıdır.

 

WhatsApp chat