OZON TEDAVİSİ

Ozon Tedavisi Nedir?

Son yıllarda modern tıbba ek olarak alternatif-tamamlayıcı tıp uygulamaları da oldukça yaygınlaşmıştır. Ozon tedavisi de bunlardan sadece biridir. Ozon, rengi ve kokusu olmayan, oksijenin bir revidir. Bizim havada soluduğumuz oksijen 2 atomludur (O2), ozon ise 3 atomludur (O3). Bu gazı ilk defa Friedrich adlı bilimci 1839 yılında keşfetmiştir. Ancak ilk olarak 1.Dünya Savaşı’nda yaralı askerlerin gangrene karşı tedavilerinde kullanılmıştır.

Bu tedavinin öncelik olarak 2 amacı vardır: Kandaki oksijen seviyesini yükseltmek ve antiseptik özelliğinden faydalanmak. En çok da yaşlılarda, damarlarının yapısı bozulmuş kişilerde oksijenizasyonu arttırmak adına kullanılır. Ayrıca bu gazın dezenfektan özelliği bulunmaktadır; temas ettiği alandaki virüs, mantar ve bakteri gibi mikroskobik canlıları ortadan kaldırmaktadır. Ancak tıbbi uygulamalarda kullanılan ozon saf olarak değil, oksijen-ozon karışımı olarak kullanılmaktadır. Ozonun bu karışımdaki oranı %3-5 civarındadır.

Kanımızda ozonlanabilir ve oksijen taşımakla görevli hücrelerimiz vardır. Bu hücrelere alyuvar denir. Bu alyuvar hücreleri ozonla karşılaştıklarında yapılarındaki elastikiyet, oksijeni taşıma ve bırakma kapasitelerinde artış meydana gelir ve hücre yenilenmesini hızlandırır.

En sık kullanılan yöntemse bu karışımın hastanın vücudundan alınan bir miktar kan (50-100ml civarı) ile karıştırılıp tekrar hastanın damar yolundan verilmesidir. Diğer kullanılan yöntemler arasında ise vücut boşluklarından ozon verilmesi, eklemin direk içerisine ozon verilmesi ve bölgesel olarak kullanılan torbalama yöntemi sayılabilir. Bu yollarla ozonun verilemediği kişilerde rektal uygulamalarda yapılabilmektedir. Tabi ki bu tedaviler branşında uzmanlaşmış hekimler ve sağlık personelleri tarafından yapılmalıdır. Aksi takdirde yarar beklediğiniz tedaviden zarar görebilirsiniz.

Ozon başlı başına bir tedavi ya da kaybedilen sağlığı geri getiren bir madde değildir. Modern tıbba ek olarak kullanılabilen bir tamamlayıcı uygulamadır. Spekturumu oldukça geniştir, birçok durumda kullanılabilir

Ozon Tedavisi Hangi Alanlarda Ne İçin Kullanılır ?

Akciğer ve karaciğer hastalıkları, böbrek hastalıkları, kanser, diş ve diş eti rahatsızlıkları, ortopedik rahatsızlıklar, romatoid artrit, fibromiyalji, gut hastalığı, bağırsak problemleri, multipl skleroz ve çölyak gibi otoimmun hastalıklar, dolaşım problemleri, alerjik hastalıklar, iyileşmeyen kronik yaralar, diyabetik ayak yarası, kadın hastalıkları ve cinsel problemler, Alzheimer, Parkinson ve demans gibi nörovejetatif hastalıklar, göz hastalıkları, hipertansiyon, venöz yetmezlik, periferal arteriyel hastalık gibi vasküler problemler, yaşlılığa bağlı unutkanlık, kronik yorgunluk sendromu, migren, detoks, osteoartrit, tendon, bağ yaralanmaları, omurga ve disk patolojileri, miyofasyal ağrı sendromu, metabolik sendrom, yara ve yanıklar, yaşlanma karşıtı anti aging, cilt hastalıkları gibi durumlarda ozun uygulaması yapılabilmektedir.

Ozon Tedavisi Yapılmayan Durumlar Nelerdir?

Aşırı alkol kullanımı varsa,

Hipertiroidi varsa (tiroid bezinin aşırı çalışması),

Kansızlık veyahut kan hastalığı varsa,

Ozona karşı alerji ya da tahammülsüzlük mevcutsa,

Kalp sorunlarında,

Beyni ilgilendiren hastalıklarda (beyin felci, kanaması gibi) bu ozon tedavisinin kullanılması uygun değildir.

Bu yüzden tedaviye başlamadan önce bazı laboratuvar testlerinin yapılması oldukça önemlidir.

Bahsettiğimiz gibi bu tedavinin en çok etkilediği sistem kas-iskelet sistemidir.

Ozon Tedavisinin Etkileri Nelerdir?

İnflamatuar karşıtı etkisi vardır. (sitokin salınımının düzenlenmesi, süperoksit radikallerinin azaltılması, prostaglandin modülasyonu diye sıralanabilir.)

Lokal oksijenizasyon oluşumu ve dolaşımını düzenler.

Antimikrobik etki gösterir.

Doku onarımı sağlar. (fibroblast hücrelerin çoğalımı)

Analjezik etkisi vardır (ödemin azalım, endorfin salınımının artması ile…)

Hücre içi solunumu hızlandırarak hücresel fonksiyonlar için hayati olan enerjinin üretimini arttırır.

Cildimizin detoks yapıcı etkisini arttırarak vücudumuzdaki kimyasalları temizlemeye yardımcı olur.

Bağışıklık sistemimiz güçlenir.

Kan ve lenf sistemimizi temizler.

Beyin fonksiyonlarını düzenleyerek hafızayı güçlendirir.

Cinsel fonksiyonları regüle eder.

Kaslarda biriken toksini temizler ve kasların gevşemesini sağlar.

Daha yumuşak ve temiz bir cilde kavuşmanıza yardımcı olur.

Henüz ozon tedavisinin yan etkileriyle ilgili net bir sonuç yok. Kimi araştırmalarda ozon tedavisinin hiçbir yan etkisinin bulunmadığı, her hastalıkta kullanılabileceği bulunmuş. Kimi araştırmalarda ise yapılan çalışmaların yetersiz olduğunu söyleniyor. Örneğin Amerika’da ilaç ve gıda ruhsatı veren kurum bir rapor hazırlamış, raporda ozonun toksik bir gaz olduğu ve insan vücudunda antiseptik olarak kullanılabilmesi için insanın tolere edebileceğinden yani güvenli doz miktarından daha fazlasına ihtiyaç olduğunu söylüyor. Yine aynı kurum bu gazın toksik etkisi nedeniyle insanların merkezi sinir sistemlerinde, akciğerlerinde tahrişe sebebiyet verebileceğini söylüyor.

Bir başka yan etki olarak da akciğer embolisi bildiriliyor. Hatta o kadar tehlikeli bulunmuş ki çoğu ülkede damar içi uygulamaları yasaklanmıştır. Bu tedavide dozun miktarı ve uygulama yöntemi seçimi çok hassas olmalıdır. Aksi takdirde kötü sonuçlarla karşılaşılabilir. Fakat bütün bunlara rağmen bu tedaviden memnun olan ve ciddi faydası olduğuna inanan, bunun üzerine araştırma yapmak için kurulmuş dernek ve kuruluşlar mevcut. Ancak herkesin ortak görüşü bu konuyla ilgili, uluslararası kriterlere uygun ve kanıta dayalı daha fazla çalışmaya gereksinim olduğudur.

Size ozon tedavisi önerildiğinde ilk olarak bu uygulamayı iyice araştırmanızı tavsiye ederiz. Artı ve eksilerini karşılaştırmanız, doktorunuzla fikir alışverişinde bulunmanız gerekmektedir.

Bu tedaviyi uygulayacak merkezi iyi seçmelisiniz. Çünkü kuralları ve tecrübesi olmayan veya merdiven altı diye nitelendirdiğimiz bir kurum seçerseniz hüsrana uğramanız kaçınılmazdır.

Bu tedaviye başlamadan önce uygulama yapacak doktora var ise mevcut kullandığınız ilaçlardan, aldığınız diğer tedavilerden, alerjilerinizden, diğer şikayetlerinizden bahsetmeyi ve bunlara karşı önlem almayı ihmal etmeyiniz.

BEHÇET HASTALIĞI

İlk kez Türk dermatolog olan Prof. Dr. Hulusi Behçet tarafından tanımlanmıştır. Behçet hastalığı tekrarlayan oral (ağız) ülserleri (yaraları), genital ülserler, hipopiyonlu üveit (iltihaplı göz hastalığı) ile üçlü belirti olarak tanımlanmıştır. Bunlara ek olarak bazı deri, damar, kardiyopulmoner, nörolojik bulgular, eklem tutulumu, sindirim sistemi tutulumu belirtileri de eşlik eder. Hastalık bazen etkisini göstermeyen evre ile veya alevlenmelerle seyreden devamlı iltihaplanmalı bir hastalıktır. Hastalığın en çok görüldüğü ülke Türkiye olmakla beraber en sık 20-35 yaş arası erkek popülasyonda görülmektedir.

Behçet hastalığı hem kalpten pompalanan kanı taşıyan damar sisteminde(arterler) hem de kalbe kanı geri götüren sistemde (venler) çok değişik çapta ve yerleşimde damar tutulumu gösterir. Erkeklerde daha sık görülen göz tutulumu doğru tedavi edilmediği sürece körlüğe kadar gidebilir. Nörolojik olarak görev gören dokulardaki tutulum sakatlıklara hatta felce kadar ilerleyebilir. Alt ekstremitelerde ise damar boşluklarında oluşan enflamasyondan dolayı uygun tedavi edilmelidir. Cilt bulguları hastaların %80’ine eşlik etmektedir.

Hastaların %50-60’ında özellikle ayak bileği, diz, dirsek el bileği gibi büyük eklemleri tutan artritlere neden olmaktadır. Artrit birkaç haftada kendiliğinden geçebilir ve deformite bırakmayabilir.

Behçet Hastalığının Nedenleri Nelerdir?

Behçet hastalığına genetik eğilimi olan bireyde uygun çevresel faktörlerin etkisiyle bağışıklık sistemi etkilenir. Ancak virüs ve bakterilerin etkisiyle bağışıklık sisteminde bozukluğa bağlı olarak iltihaplı bölgede hücrelerin birikmesi sonucu hastalık tetiklenir. Bu esnada endotel tabaka (damarların iç yüzeyini saran tabaka) harabiyeti olur.

Behçet hastalığının tanısı: Tanıda deriye iğne batırılarak uygulanan hastalığa spesifik paterji testi uygulanır.

Behçet Hastalığının Tedavisi

Behçet hastalığı sürekli etkisini gösteriyor olmasına rağmen iltihaplı alanlarının erken ve etkili tedavisi ve tekrarlanmasının önlenmesi ile hastalık süresi daha iyi bir şekilde devam eder. Tedavi yöntemi ilerleyiş ve hastalık ciddiyetine göre ayarlanmalıdır. Hastanın temel sorunları saptanmalı ve hastalık multidisipliner yaklaşım ile değerlendirilmeli ve temel soruna yönelik tedavi programı hazırlanmalıdır. Tedavi, tutulan organa ve tutulum şiddetine göre belirlenmelidir.

Başlıca ağız ve genital alanlardaki yaralar yaşam kalitesini olumsuz etkileyen bulgulardır. Pastiller ve gargaralar ağız yaraları için oldukça etkilidirler. Ayrıca Azotioprin, infliksimob isimli ilaçlar Behçet hastalığının daha ciddi sistemik bulgularını baskılamakta etkilidir.

Uygun programın hazırlanması bu süreçte hataya düşmemek açısından çok önemlidir. Bunun için deneyimli hekim ve fizyoterapistler ile program hazırlanmalıdır. Bu dönemde fonksiyonel performans her gün başına %5 azalmaktadır. Performansın kazanılması ise daha yavaştır.  Bu nedenle olabildiği ölçüde hareket halinde olmaya ve günlük yaşam aktivitelerine dikkat edilmelidir. Burada rehabilitasyonun amacı korkuyu yenmek, yorgunluğu azaltmak, iltihaplanmayı azaltmak ve dolayısıyla da ağrıyı azaltmak ve fonksiyonelliği arttırmaktır.

Uzman ekibimiz sizlere yardımcı olabilmek için hazır bekliyor. Sağ alt köşedeki konuşma butonuna tıklayarak bizimle iletişime geçebilirsiniz.

Sitemiz sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza danışmanız gerekmektedir.

KRONİK BÖBREK YETMEZLİĞİ

Böbreklerde bulunan nefronlardaki (Böbrek hücreleri) ilerleyici yıkımın sonucu olarak glomerüler filtrasyon hızında (GFR) kalıcı azalmayla karakterize bir durumdur. GFR değeri 80 ml/dk’nın altına düştüğü takdirde böbrek yetmezliği ortaya çıkar. Eğer bu değer düzeliyorsa akut böbrek yetmezliğidir, geri dönüşü vardır. Fakat bu değerler etrafında seyreden bir tablo varsa ilerleyici bir durumdan kronik böbrek yetmezliğinden söz edilir. Sonuç olarak sıvı–elektrolit dengesinde bozulma ve metabolik–endokrin fonksiyonlarda kronik ve ilerleyici bozulma görülebilir.

Hastalığın seyrini izlerken glomerüler filtrasyon hızı (GFR), serum kreatinin ve üre değelerine bakılır.

Glomerüler Filtrasyon Hızı: Böbreklerin süzme yeteneğini belirler. Gelen plazmayı filtre ederek proteinsiz kısmını diğer sistemlere iletir.

Normal değerleri: Erkek — 130 + 18 ml/dk1,73 m2

                                       Kadın — 120 + 14 ml/dk/1,73 m2

Serum Kreatinin: Kas kasılmasında rol alır.

Artışında kas kasılmasındaki metabolizma bozulur ve diyalizi başlatma riski artar.

Yaş, cinsiyet, kas kitlesi, renal fonksiyonların stabilitesi göz önünde bulundurularak yorumlanır.

Gebelerde, normal değerlere kıyasla daha düşüktür.

40 yaşından sonra artmaz.

Erkeklerde %10 kadar daha yüksektir.

Normal değer: 08-1,4 mg/dl

Normalin üst sınırı: 5 yaş — 0,6 mg/dl

40 yaş — 1,2 – 1,3 mg/dl

Üre: Karaciğerde sentezlenir, protein alımı arttıkça üre değeri de artar. Üre ya da BUN (kan üre azotu) olarak ölçülür. Normal değer: 7-20 mg/dl

Kreatinin Klirensi: Glomerüler filtrasyon hızını belirlemede kullanılan bir böbrek fonksiyonunu değerlendirme testidir. Bir dakikada kreatininden temizlenen plazma hacmini ifade eder. Normal değer aralığı genelde 90-120 mL/dk’dır.

Kreatinin klirensinin azalması böbreklerde bir problem olduğuna işaret eder.

Kronik Böbrek Yetmezliği Hastalığı Evreleri:

Evre 1 – Böbrek hasarı vardır: Böbrek fonksiyonları henüz bozulmamıştır. Üre ve kreatinin değerleri normaldir.

Evre 2 – Böbreklerin %60-90’ı çalışır: Belirgin bir şikayet yoktur. Üre, kreatinin değerlerinde belirgin bir artış gözlenmez.

Evre 3 – Böbreklerin %30-60’ı çalışır: Üre, kreatinin değerlerinde artış görülür. Kansızlık, kemik ağrıları, halsizlik, ödemler görülür.

Evre 4 – Böbreklerin %15-30’u çalışır: Böbrekle ilgili tüm değerlerin bozulduğu görülür.

Evre 5 – Böbrekler %15’ten daha az çalışır: “Son dönem böbrek yetmezliği” olarak adlandırılır. Bu evrede hasta ya diyalize alınmalıdır ya da böbrek nakli gerçekleşmelidir.

Diyabetik nöfropati, hipertansif nefroskleroz, glömerülonefrit, intestisyel nefrit, polikistik böbrek hastalığı, anemi, genetik faktörler gibi nedenlere bağlı olarak oluşabilmektedir.

Kilo kaybı, mide bulantısı, kusma, yorgunluk, baş ağrısı, vücudta görülen düzensiz kasılmalar başalangıçta görülebilecek semptomlar arasında sayılabilir.

Normalden farklı idrar miktarı (Artmış/azalmış), geceleyin idrara çıkma ihtiyacı, idrarda kan, dikkatte azalma, kas krampları, el ve ayaklarda azalmış duyu ilerleyen dönemlerde görülebilmektedir.

Bulgular:

Tansiyonda hafif ya da şiddetli bir artış olur.

Nörolojik muayenede polinöropatiler görülebilir.

Yapılan tahlillere göre idrarda protein artışı görülür.

Kreatin ve BUN seviyesinde düzenli artış görülür.

Ürede artış görülür.

Kreatin kleransı düzenli olarak artar.

Hastalığın İlerleyişini Etkileyen Faktörler:

Yaş: Yaşlılığa bağlı olarak hastalığın ilerleme hızı artmaktadır.

Cinsiyet: Erkeklerde daha sık görülür.

Genetik: Diyabete bağlı olan ya da olmayan nefropatiler genelde kalıtsal bir eğilim gösterir. Araştırmacılar tarafından ailede hipertansiyon ya da kalp rahatsızlığının varlığı, diabete bağlı nefropati gelişmesini etkilediği açıklanmıştır.

Proteinüri: İdrarda yüksek miktarda bulunan protein.

Lipidler: Diyabete bağlı ya da bağlı olmaksızın oluşan nefropatilerin gelişiminde yüksek yağ miktarının bir risk faktörü olduğu bilinmektedir.

Hipertansiyon

  • Sigara
  • Diyabet
  • Depresyon
  • İnsülin direnci
  • Beslenme: Beslenme düzeni ile vücuda alınan tüm vitamin, mineral, yağ, protein dengesi sağlanmasına yardımcı olur.

Böbrek fonksiyonlarının bozulduğunun göstergelerinden biri idrarı süzme yeteneğinin azalmasıdır. Böylece kişideki metabolik ritim bozulur ve hastalarda gece idrar kaçırma semptomları ortaya çıkar. Kronik böbrek yetmezliği hastalarında su, sodyum ve potasyum dengeleri hemen hemen korunur alt limit ve üst limit sınır değerleri azalır.

Normalde sağlık bir insan, içtiği iki litre sıvıyı vücuttan kolaylıkla ve kısa sürede atabilirken, kronik böbrek yetmezliği olan bir kişide bu durum vücudunda ödem artışına ve dolayısıyla nefes darlığına yol açabilir. Ayrıca tuzsuz diyet yapan kronik böbrek yetmezliği olan bir hasta vücudundaki suyu tutmaya eğilimli olduğu için, vücuttaki tuzu sağlıklı bir kişiye göre daha hızlı kaybeder ve sodyum değerlerinde azalma görülür.

Görülebilecek komplikasyonlar şöyle sıralanabilir:

Metabolik Komplikasyonlar:

  1. Karbonhidrat intoleransı: Tiroid ve parathormon çok fazla çalışır, hipokalsemiye (kalsiyum eksikliği) yol açar.
  2. Yağ ve protein metabolizmaları etkilenebilir.
  3. Endokrin hastalıklar: Hiperparatiroid,

                                                Büyüme geriliği,

Hipogonadizm (Cinsiyet hormonlarının yetersizliği),

Libido azalması,

Malnütrisyon (Vücut ağırlığının, yağ oranının düşmesi).

İskeletal Komplikasyonlar:

  1. Osteomalazi: Vücutta, D vitamininin azalmasıyla kasların güçsüzleşmesi ve kemiklerde kırılganlık başlaması.
  2. Osteoskleroz: Kemik dokunun aşırı sertleşmesi
  3. Osteoporoz: Kemik erimesi
  4. Kemik büyümesinde bozulma

 En sık karşılaşılan iskeletal problemlerden biri kemiklerdeki mineral azalmasına bağlı oluşan yaygın kemik ağrısı ve daha çok kaburgalarda görülen spontane gelişen kırıklardır.

Nörolojik Komplikasyonlar: Koma, konuşma bozuklukları, uyku bozuklukları, demans, polinöropati, kramp, konsantrasyon bozuklukları, yorgunluk, huzursuz bacak sendromu, ani kasılmalar, tremor (kısa süreli titremeler)

Hematolojik Komplikasyonlar: Hastalarda çabuk yorulma, halsizlik, cilt renginde solukluk görülür, anemiye işarettir. (Demir eksikliği, B12 eksikliği, folik asit eksikliği)

Kardiyovasküler Komplikasyonlar: Hipertansiyon açığa çıkar ve sonuçta fonksiyonlarını yerine getiremeyen böbrek yeterli sodyumu vücuttan atamadığı için vücuttaki su miktarı artar.

Pulmoner Komplikasyonlar: Vücuttan atılamayan sıvının aşırı birikimine bağlı olarak akciğerlerde ödem oluşabilir.

TEDAVİ

  1. Diyaliz —– a) Periton (Karın) Diyaliz   b) Hemodiyaliz (Makine diyalizi)
  1. Böbrek Nakli

Kronik Böbrek Yetmezliğinde Fizyoterapi ve Rehabilitasyon

Kronik böbrek yetmezliği tanısında uygulanan ve fizyoterapist-doktor eşliğinde hazırlanan rehabilitasyon programı diyalize giren hastaların;

Egzersiz kapasitesini ARTTIRIR.

Fiziksel fonksiyonel yeteneğini ARTTIRIR.

Kas gücünü ARTTIRIR.

Fonksiyonel kapasitesini ARTTIRIR.

Yaşam kalitesinin iyileştirilmesine katkı sağlar.

Kan basıncının (tansiyon) kontrole girmesine yardımcı olur.

Diyabet gelişim riskini AZALTIR.

Kardiyovasküler hastalık riskini AZALTIR.

Depresyon ve anksiyete semptomlarını AZALTIR.

Diyalizin sağladığı olumlu etkileri ARTTIRIR.

Egzersiz tedavisine başlarken nelere dikkat edilmeli?

Kan basıncı kontrolü sağlanmış olmalıdır.

Enfeksiyon olmamalıdır.

Diyabet varsa glukoz kontrolü sağlanmış olmalıdır.

Kronik Böbrek Yetmezliği Hastalarında rehabilitasyon programı;

Diyaliz uygulanmayan günlerde gözlem altında yapılan program,

Diyaliz ünitesinde hemodiyalizin ilk saatlerinde yapılan rehabilitasyon programı,

Ev egzersiz programı olmak üzere üç şekilde uygulanabilmektedir.Kronik böbrek yetmezliği olan ve diyalize devam etmekte olan kişiler devamlılık sağlayan ve büyük kas gruplarını (bacak, sırt gibi) çalıştıran aerobik egzersizleri tercih etmelidir. En ideal aktiviteler: Yürüyüş, yüzme, bisiklet.

Haftada 3-4 kez, ortalama 30-45 dakikalık egzersiz programı uygulanmalı. Diyaliz olgularında 5-10 dakikalık seanslar ile başlanmalı ve yavaş yavaş 30-45 dakikaya ulaşılmalıdır.Genelde orta şiddetli egzersizler uygulanır. Yani maksimal kalp hızının %50-60’ı uygun değerler aralığında kabul edilir.

Esnekliği arttırıcı egzersizler

Kalp-dolaşım sistemlerine yönelik egzersizler

Kuvvetlendirme egzersizleri

Egzersize farklı bir bakış açısı katacak olursak, yapılan son araştırmalar Tai-Chi egzersizleri kronik böbrek yetmezliği olan kişilerde stres, depresyon ve anksiyeteyi azaltarak fiziksel fonksiyonlarda ve yaşam kalitesinde bir artış olduğunu göstermiştir.

Kronik böbrek yetmezliği hastalığı olan ve aynı zamanda hipertansiyon bulgusu olan hastaların, uzun süreli düşük yoğunluklu egzersiz yaptıklarında hipertansiyon ilaçlarının yan etkilerinin daha az görüldüğü ve böbrek fonksiyonlarındaki iç dengenin daha hızlı sağlandığı görülmüştür.

Egzersiz Eğitimine Ne Zaman Ara Verilmelidir?

Düşük yoğunluklu egzersiz sırasında dahi normalden fazla bir yorgunluk hissediliyorsa

Normalden farklı nefes darlığı

Göğüste ağrı veya baskı hissi

Mide bulantısı

Kalp ritimlerinde düzensizlik

Bacaklarda kramp

Egzersiz boyunca baş dönmesi veya sersemlik

Normalden farklı kas ve eklem ağrıları

Hangi Durumlarda Egzersiz Yapılmamalıdır?

Vücut ısısı 38,3 0C’nin üzerinde ise,

Diyalizlerin uygulandığı saatlerde bir değişiklik olursa,

İlaç tedavisinde bir değişiklik yapılırsa,

Egzersizle ağrı şikayeti olduğu durumlarda lütfen egzersize ara verin.

Uzman ekibimiz sizlere yardımcı olabilmek için hazır bekliyor. Sağ alt köşedeki çevrim içi sohbet butonuna tıklayarak bizimle iletişime geçebilirsiniz.

Sitemiz sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza danışmanız gerekmektedir.

 

 

ÜRİNER İNKONTİNANS

İdrar yapma (miksiyon), sinir sisteminin olgunlaşması sonrası kişinin kontrol altında tutabileceği öğrenilmiş bir davranıştır. Normal bir idrar yapma için idrarın depolandığı mesane, idrarın mesanede tutulması için gerekli kaslar, idrarın vücuttan atılmasında rol oynayan üretranın koordinasyonu ve yeterli sinir-kas ilişkisi gereklidir.

Sağlıklı bir idrar yapma için kontrolümüz dışında çalışan sinirler ve kişinin kontrol edebileceği kasları uyaran sinirler gereklidir.

Bir idrar yapma döngüsü şu şekildedir:

İlk doluluk: İdrarın %40’ı mesanede dolu iken meydana gelir ve kişiyi rahatsız etmez.

İlk idrar yapma hissi: İdrarın %60 ‘ı mesanede dolu iken meydana gelir ve uygun ortamda idrar yapılır ancak istenir ise ertelenebilir.

Kuvvetli idrar yapma hissi: İdrarın %90’dan fazlasının mesanede dolu olması durumunda meydana gelir, kaçırma korkusu olmaksızın devamlı bir işeme isteği vardır.

Üriner inkontinans istemsiz idrar kaçırma durumudur. Yaşamsal bir sorun olmamasına karşın sosyal ve hijyenik bir problemdir. Psikolojiyi, sosyal ilişkileri ve kişinin ekonomik durumunu olumsuz etkiler ve kişinin yaşam kalitesi bozulur.

İstemsiz idrar kaçırmaya neden olan faktörler:

Yaş (her yaş grubunda görülür fakat ileri yaşlarda sıklığı artar),

Cinsiyet (kadınlarda erkeklere göre 2-3 kat daha fazla görülür.),

Doğum sayısı ve şekli,

İlk doğum yaşı,

Obezite (aşırı kilolu olma),

Kabızlık,

Şeker hastalığı,

Uzun süredir devam eden öksürük,

Menopoz,

Üriner enfeksiyon geçmişi,

Histerektomi (rahmin alınması ameliyatı) nedenler arasındadır.

Üriner inkontinans tipleri

Stres üriner inkontinans: Efor, egzersiz, ıkınma veya öksürme sonrası ortaya çıkan istemsiz idrar kaçırma olayıdır. Karın içi basıncın idrarın çıkış yolundaki basıncı aşmasına bağlı olarak idrar kaçırma meydana gelir.

İdrar çıkışında görevli yapıların normalden fazla hareketli olması (üretral hipermobilite) ve idrarın mesanede tutulmasında gerekli olan yapıların yetersizliği veya az çalışması (intrensek sfinkter yetmezliği) sebepleri olabilir.

Sıkışma (urge) üriner inkontinans: Aciliyet hissi ile beraber veya hemen sonrası ortaya çıkan istemsiz idrar kaçırma olayıdır. Aciliyet hissi hemen idrar yapma ihtiyacının olması, idrarı bekletememe durumudur.

Nedeni: Kas, sinir veya her ikisinin de ortak olarak hasarına bağlı olabilir. Ya da sebebi belli olmayabilir (idiyopatik).

Miks tip: Hem stres üriner inkontinans hem de sıkışma tipi üriner inkontinans beraber görülebilir.

Devamlı üriner inkontinans: İdrarın tutulmasını sağlayan yapılarda ciddi hasar bulunan idrar kaçırma olayıdır.

Fonksiyonel üriner inkontinans: Üriner sistem normaldir. Sebebi hareketsiz yaşam, yatağa bağımlı olma veya bilişsel sorunlardır (algı problemi, düşünme, unutkanlık vb.)

Dolma taşma tipi üriner inkontinans: Sıklıkla erkeklerde görülür. Bilinçsiz idrar kaçırma diye adlandırılır. İdrar çıkarma ihtiyacı olmadan meydana gelir. Böbrek sisteminde de bozulma vardır sebebi mesane içi darlığa sebep olan prostat veya taş olabilir.

Nokturnal (gece) idrar kaçırma: Uykuda idrar kaçırma durumudur.

Diğer idrar kaçırma tipleri: İlişki esnasında idrar kaçırma, gülme sırasında idrar kaçırma, işeme sonrası tam boşaltılamayan mesanede kalan idrarın kaçırılması gibi tipleri de vardır.

DEĞERLENDİRME

Öncelikle genel değerlendirme yapılır (yaş, yürüyüş şekli, ayakta duruş ve şişmanlık). Hastanın genel performans ve nörolojik durumu ilk bakışta hasta ile ilgili önemli bilgiler sağlayabilmektedir.

Abdomen (karın) muayenesi: İleri derecede hacmi artmış mesane veya kitle tespit edilebilir.

Genital ve perineal muayenede anatomik anormallikler, kas zayıflıkları ve kas kayıpları değerlendirilir

Rektal muayenede fekal impakt (dışkının serleşerek bağırsakta kalması), kitle, kasın kasılma durumu ve duyu kaybı var mı sorgulanır.

Nörolojik muayenede bilişsel durum, pelvik taban kas gücü değerlendirmesi, duyu ve motor fonksiyonlar, refleksler, S2-S4(işemenin kontrol edildiği yer) muayenesi, kasların kasılabilirliği ile kasılma gücü ve bazı sinirler değerlendirilebilir.

Bu değerlendirmelere ek olarak bazı özel testler yapılabilir örneğin:

  1. a) Stres testi: Stres testi; valsalva manevrası veya öksürük ile idrar kaçırmanın görülmesini içerir. Bu prosedür hastanın mesanesi dolu iken; doğum pozisyonunda veya tercihen ayakta iken yapılmalıdır.
  2. b) Ped testi: Üriner inkontinansın varlığını ve derecesini gösteren ve hastanın semptomları ile paralel sonuçlar veren, en objektif testlerden birisidir. Bu testte 500 ml sıvı desteğini takiben, ağırlığı önceden bilinen ped hastaya verilir. Bu süre içinde hastadan öksürme, merdiven çıkma, oturup kalkma gibi karın içi basıncını arttıran belirli hareketleri yapmaları istenir. Süre sonunda pedde ölçülen ağırlık farkının, kaçan idrar miktarını gösterdiği kabul edilir. Bu miktar; 2 gramdan az ise normal, 2-10 gram arasında ise hafif, 10-50 gram arasında ise orta, 50 gram üzerinde ise şiddetli üriner inkontinans lehine değerlendirilir.

Bunlar dışında laboratuvar testleri ve görüntüleme yöntemlerinden de yararlanılır.

TEDAVİ

Fizyoterapide temel prensipler: İdrar kaçırmayı tetikleyen davranış, ortam veya aktivitelerin düzenlenmesi ve hayat stilinde değişiklikler.

İlk değerlendirmede istenen üriner günlük ile hastaların mesane fonksiyonlarını farkına varmalarını sağlamak ve istemsiz idrar kaçırmayı kontrol altına almak.

Pelvik taban kasları kullanılarak mesanenin nasıl kontrol altına alınabileceğini öğretmek.

Pelvik taban kas, ligaman ve fasyadan oluşur ve destek görevi görür. Mesane boynu ve üretrayı destekleyerek karın içi basıncı mesane, mesane tabanı ve üretraya eşit şekilde iletir

Pelvik taban rehabilitasyonu:

Pelvik taban kuvvetlendirme egzersizleri, karın sırt bacak kasları kuvvetlendirme, solunum egzersizleri, gevşeme eğitimi, düzgün duruş egzersizleri…

Pelvik taban kas gücü için elektrik stimülasyon uygulamaları ile kas gücünü arttırmak, dolaşımı arttırmak, farkındalığı arttırmak amaçlanır ve kişi yeterli kas gücüne ulaşınca aktif egzersizlerle kombinlenir avantajı hastanın efor sarf etmesine gerek kalmaz.

Gerekli durumlarda feedback uygulamaları ve vajinal konilerde kullanılır.

Biofeedback: Fizyolojik aktivitenin kaydedilip hastaya görsel ve duysal işaretlerle yansıtılması böylece hasta pelvik taban kaslarını anlar ve seçici olarak kullanabilmeyi öğrenir.

Vajinal koniler: Ağırlıkları 20-90 gram arasında olan koniler vajinaya yerleştirilir ve düşmemesi için hastanın kaslarını kasması istenir. Günde 2 defa 15dk’lık seanslar halinde uygulanır böylece hasta doğru kas grubunu kasmayı öğrenir

Pelvik taban egzersizler ilk basamak tedavisinde etkilidir ve profesyonel yardımla yapılan egzersizler kişinin kendi kendine yaptığı egzersizlerden daha faydalıdır.

Bunun dışında mesane eğitimi ve davranış değişikleri ilk basamak tedavide etkilidir ve altın standarttır.

Kesin cerrahi gereken hastalar dışında, fizik tedavi ve egzersizin yer aldığı konservatif tedaviler mutlaka denenmelidir.

Bu yöntemlerle hastalığın şiddetini azaltmak ve yaşam kalitesini arttırmak mümkündür.

Farmakolojik tedavi (ilaçlar ile) İlaçlar ancak uzman hekim tarafından belirlenmektedir. Doktorunuzun belirlediği ilaçları düzenli ve belirlenen dozda kullanmalısınız.

Cerrahi tedavi yöntemleri

Konservatif tedavi yetersiz kaldığında ve ileri derecede anatomik bozukluk ile birlikte görülen vakalarda cerrahi önerilir.

İdrar kaçırma konusunda nedenlerin ortaya konması için dünyada altın standart test ürodinamidir.

Ürodinami testinde amaç mesane ( idrar torbası) doldurulurken, mesane içindeki, karın içindeki basınçların ölçülmesi, mesane kasılmalarını sağlayan sinirlere yönelik EMG ( elektormiyografik inceleme) yapılması ve işeme sırasında mesane kasılma basınçları ve elektriksel aktivitesinin incelenerek kaçırma veya yapamama durumlarının açıklamasıdır.

Cerrahi uygulamalar:

Sentetik materyal injeksiyonları: Karbon kaplı zirkonyum, kalsiyum hidroksiapatit, polidimetilsiloksan gibi birtakım sentetik materyaller, üretra altına ve çevresine enjekte edilir. Üretra altındaki destek doku ve mesane boynunu destekleyerek inkontinası engellerler. Stres inkontinans tedavisinde cerrahi yöntemler başarısız olursa enjeksiyon uygulanabilir.

Son derece kolay bir teknik olup lokal anestezi ile 5 dakika süren bir işlemle uygulanmasına karşın sıklıkla müdahalenin belli periyotlarda tekrarlanması gerekir. Başarı oranı % 60 civarındadır.

Botulinum toxin tip A: Botulinum toksin, aşırı ya da istenmeyen kas aktivitelerinin önlenmesi ya da düz kas tonusu azaltmak amacı ile pek çok alanda kullanılmaktadır.

 Mesanenin kas tabakasına Botoks uygulaması, özellikle hiperaktif mesane sendromu ve sıkışma tipi inkontinansta faydalıdır. Ancak Botoks uygulaması fazla yapılırsa hasta idrar yapmada zorlanabilir. Her 6-9 ayda bir tekrarlanmalıdır

Sinir uyarıcı cihazlar: Posterior tibial sinirin elektriksel stimulasyonu, sakral işeme merkezini (S2-S4) uyaran cihazlar ve bacağa ve kalçaya uygulanabilen sinir stimülatörleri mevcut olup kullanımları son derece sınırlıdır.

Cerrahi operasyonlar:

Cerrahi abdominal (karından), laparoskopik veya vajinal yolla uygulanabilmektedir. Günümüzde en etkili yöntemler vajinal yolla gerçekleştirilen cerrahi tekniklerdir. Hasta operasyondan bir gün sonra taburcu edilebilmekte ve hemen günlük yaşamına dönebilmektedir.

Günümüzde en sık kullanılan cerrahi prosedürler, Sling (Askı) operasyonlarıdır. Bu operasyonların temelinde, mesane boynu çevresine yerleştirilen kasın sfinkter benzeri fonksiyon görmesi amacı yatar. Sentetik veya biyomateryal kullanılarak pelvik askı oluşturulması, mesane boynu ve üretranın desteklenmesi esasına dayanan operasyonlardır.

TVT, TOT ve mini-sling teknikleri popüler olarak uygulan operasyonlardır.

Laparoskopik olarak BURCH operasyonları da vajinal cerrahiye eşdeğer başarı oranlarına sahiptir. Uygun hastalarda güvenle uygulanmaktadır. Açık abdominal cerrahi ise, sadece inkontinans için nadiren uygulanmaktadır.

Uzman ekibimiz sizlere yardımcı olabilmek için hazır bekliyor. Sağ alt köşedeki çevrim içi sohbet butonuna tıklayarak bizimle iletişime geçebilirsiniz.

Sitemiz sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza danışmanız gerekmektedir.

HİPERBARİK OKSİJEN TEDAVİSİ

Hiperbarik oksijen tedavisi (HBOT), kapalı bir basınç odasında tamamen basınç altına alınan hastaya 1 ATA’dan (1 ATA = Atmosfer absolut = 760 mmHg) daha yüksek basınçlarda belirli aralıklarda %100 oksijen solutulmasına dayanan, bilimsel olarak etkinliği birçok çalışma ile gösterilen kanıta dayalı bir tedavi şeklidir. Bir veya birkaç kişilik basınç odalarında hastanın mevcut klinik durumu ve ihtiyaçlarına göre maske, başlık veya endotrakeal tüp (soluk borusuna takılı tüp) ile uygulanabiliyor.

Basınç altındayken %100 oksijen solunması kandaki serbest oksijeni ve kırmızı kan hücrelerinde hemoglobin aracılığıyla dokulara taşınan oksijeni hızlı bir şekilde arttırmakta ve oksijenin azlığından kaynaklanan patolojileri düzeltici etki göstermektedir. Ayrıca;

Ödemi azaltmaya yardımcı,

Yara iyileşmesini hızlandırmakta,

Vücut savunma mekanizmasındaki hücreleri desteklemekte,

Yeni damar gelişimini sağlamakta,

Bazı antibiyotiklerin vücuda olan etkisini arttırmakta,

Bakterilerin saldığı toksinlerin etkinliğini azaltmaktadır.

HBOT nasıl etki eder?

2 çeşit etkisi vardır:

1-      Basıncın doğrudan etkisi

2-      Çözünen oksijenin etkisi

Basıncın doğrudan etkisinde vücutta mevcut bulunan hava kabarcıkları küçülür. Vurgun durumlarında, hava gaz embolisinde sıkça bu tedavi kullanılır. Çözünen oksijenin etkisi ise bütün vücudu etkiler. Bütün vücut doku ve sıvılarındaki oksijenin miktarı 15 katına çıkar ve bu durumda mikroplarla mücadele ve hücrelerin kendi kendini yenileme hızı artar, yaraların iyileşmesi kolaylaşır. Ayrıca var olan ödem de azalır.

Hiperbarik oksijen tedavisi nasıl uygulanmaktadır?

Hiperbarik oksijen tedavisi uygulanırken hastalara kapalı bir basınç odasına alınarak 90-120 dakika boyunca maske aracılığıyla %100 oksijen solutuluyor. Hastalar belirli zaman aralıklarında oksijenin yan etkisinden dolayı maskelerini çıkarıp hava molası verebiliyorlar. Tedavi saatlerinin aksamaması için basınç odasına ihtiyaç adına su ve doktorun uygun gördüğü ilaçlarını alabiliyorlar. Tedavi sırasında hastanın şikayetinin olması ya da bir komplikasyon oluşması durumda veya zorunlu ihtiyaç oluştuğunda tedavi kısa bir süre içinde sonlandırılabiliyor. Hastanın ihtiyacının olduğu toplam seans sayısı değişiklik gösterebiliyor.

Hiperbarik oksijen tedavisi esnasında basınç odasındaki hava basıncı artıyor; burada oluşan his uçağın inişi esnasında kulaklarda oluşan rahatsız hissi andırıyor. Bu rahatsız edici his yutkunma, burnu kapatıp burna hava üflemek gibi kulaktaki basıncı eşitleyen hareketlerle giderilebiliyor. Zaten hastalar orta kulak basıncı ile dış ortam basıncını nasıl kolaylıkla eşitleyebileceklerine dair detaylı bilgilendirmeyi tedavi öncesi alıyorlar.

Hiperbarik Oksijen Tedavisi (HBOT) bilimsel bir tıbbi tedavi yöntemidir. Türkiye’de hastaların bu tedaviye olan uygunluğu ve tedavi protokolleri Sualtı Hekimliği ve Hiperbarik Tıp uzmanları tarafından belirlenir. Tedavi süresi her olguya göre değişse de genelde 2’şer saat sürer ve seans sayısı 60 seansa kadar çıkabilir. Bu seanslar genellikle günde 1 kez uygulanır ancak bazı acil ve istisnai durumlarda 2-3 seansı bulabilir.

HBOT her yaştaki hastaya uygulanabilir. Hastalar basınç odasına kendilerine verilen özel pamuklu kıyafetlerle girerler. Basınç odalarındaki donanım sayesinde tedavi esnasında hasta-uzman sürekli iletişim halinde kalabilmektedir. Hatta bazı basınç odalarında hastaların zevklerine göre müzik dinleyebileceği ya da televizyon izleyebileceği donanımlar da mevcuttur.

Basınç odalarında oksijenin bu yüksek basıncı yüzünden uzmanlar tarafından bazı güvenlik önlemleri alınmalıdır ve hastalar tedavi başlamadan bu önlemler hakkında bilgilendirilmelidir. Ayrıca odanın dışında kontrolü sağlayacak ve tedaviyi yönetecek bir panel de bulunmaktadır.

Hiperbarik oksijen tedavisi, ilk olarak dalgıçlarda rastlanan dekompresyon hastalığının (vurgun hastalığı) tedavisinde, ardından tünel işçilerinin tedavisinde kullanılmış ve dikkatli bir gözlem sonucunda yara iyileştirme etkisi olduğu görülmüştür. Bu dönemden sonra farklı hastalıkların tedavisinde kullanılmaya başlanmıştır, bunlardan bazıları:

Ani Görme Kaybı:

Ani görme kaybı gözün retinasını besleyen damarların tıkanmasıyla ortaya çıkan acil bir durumdur. Hiperbarik oksijen tedavisi bu damarlardaki oksijenlenmeyi tıkanma olsa da devam ettirebiliyor. Ani görme kaybı yaşayan hastalar olabildiğince erken hiperbarik oksijen tedavi merkezlerine yönlendirilmeli ve bu tedaviye olabildiğince hızlı başlanmalıdır.

Ani İşitme Kaybı:      

Ani işitme kayıplarında HBOT kullanılmasının nedeni iç kulaktaki oksijen seviyesini arttırarak iyileşmeyi hızlandırmasıdır. Hastalar bu tedaviye en erken dönemde başlamalıdırlar çünkü en iyi sonuçlar ilk 72 saat içinde başlanan tedavilerde alınmıştır. Hastanın klinik durumuna göre seans sayıları ayarlanabilir.

Kemik Enfeksiyonu:

Enfeksiyonlu kemiklerin kısmi oksijen basıncı 17-23 mmHg olmaktadır, bu miktar sağlıklı kemiklerin kısmi oksijen basıncının yaklaşık olarak yarısıdır. HBOT, enfeksiyonlu kemiklerdeki kısmi oksijen basıncını 1000-1200 mmHg değerlerine yükselterek enfeksiyonun giderilmesini sağlar. Toplam seans sayısı hastanın klinik durumuna ve tedaviye verdiği cevaplara göre değişse de seansların süresi ortalama 90-120 dakika arasında değişmektedir.

Diyabetik Ayak Yarası:

Diyabetik ayak yaralarında, kandaki ve yara bölgesindeki oksijen seviyesi azalmıştır. Hiperbarik oksijen tedavisinin uygulanmasının amacı bu bölgedeki ve kandaki oksijen seviyesini arttırarak enfeksiyonu azaltmak ve iyileşme sürecini hızlandırmaktır. Ayrıca bu tedavi, diyabetik ayak yaralarında ampütasyonun (uzuv kaybı) önlenmesinde yardımcı yöntem olarak da kullanılmaktadır.

Kemik Ölümü:

Kemik ölümü, kemiklerin beslenmesinin bozulmasından kaynaklanan, bireyin hayat kalitesini ciddi ölçüde düşüren, ağrı ve hareketlerinde kısıtlılığa neden olan bir kemik hastalığıdır. Hiperbarik oksijen tedavisinin erken uygulanması diğer hastalıklarda da olduğu gibi hayati öneme sahiptir. Çünkü erken dönemde uygulanınca ödemi azaltıp yeni damar oluşumunu destekliyor ve böylece kemiğin iyileşmesine, yeniden yapılanmasına yardımcı oluyor. Toplam seans sayısı tedavi boyunca ağrının ve hareketteki kısıtlılığın takibiyle belirleniyor.

Aşağıdaki hastalıklar T.C. Sağlık Bakanlığı tarafından 1 Ağustos 2001 tarihinde yayınlanan hiperbarik oksijen tedavisi ile ilgili yönetmelikte belirtildiği üzere HBOT’de endikedir (uygundur).

Dekompresyon hastalığı (vurgun),

Gazlı gangren,

Aşırı kan kaybı,

Crush yaralanmaları, kompartman sendromu ve diğer akut travmatik iskemiler,

Beyin absesi,

Retinal erter oklüzyonu,

Termal yanıklar,

Hava ve gaz embolisi,

Karbonmonoksit, siyanid zehirlenmesi, akut duman inhalasyonu,

Yumuşak dokunun nekrotizan enfeksiyonları (derialtı, kas, fas, fasya),

Yara iyileşmesinin geciktiği durumlar (diyabetik ve non-diyabetik),

Kronik refrakter osteomiyelit,

Radyasyon nekrozları,

Tutması şüpheli deri flepleri ve greftleri,

Anoksik ensefalopati,

Kafa kemikleri, sternum ve vertebraların akut osteomiyelitler, tedavisinde kullanılmaktadır.

Tedavinin yan etkisi var mıdır?

En sık karşılaşılanı basınçtaki değişikliğin kulaklardaki ve sinüslerdeki yaptığı etkidir. Bu durumun bir tehlikesi yoktur. Birkaç basit yöntemle basınç eşitlenip önlenebilir. Diğer yan etkiler oldukça nadir ortaya çıkar; oksijen zehirlenmesi, kapalı yer korkusu (klostrofobi) ve geçici miyop. Bunlar da ciddi yan etkiler değildir.

  1. a) Klostrofobi: Kapalı alanda kalma fobisidir, birçok hasta problem yaşamasa da bazı hastaların alışması zor olabilir. Hatta tedaviyi reddetmeye kadar varabilir. Eğer bu tedavi hayati önem taşıyorsa hastaya sakinleştirici ilaçlar vererek tedavi gerçekleştirilebilir.
  2. b) Kulak ve sinüs problemleri: Hiperbarik oksijen tedavisi esnasında bazı insanlar kulak ve sinüsler ile dış ortam arasındaki basıncı eşitleyemez ve problem yaşarlar. Bu problemlerin nasıl aşılacağı eğitimli personel tarafından hastaya öğretilir. Böyle bir problem yaşanırsa ya da bir rahatsızlık hissederlerse odadaki yardımcı ya da dışarıda bekleyen operatör bilgilendirilmelidir. Sorun basınç artışını durdurarak ya da azaltarak giderilmeye çalışılır, zaman zaman kolay eşitleme yapabilmek adına ilaç kullanılabilir.
  3. c) Gözler: Hiperbarik oksijen tedavisini uzun süre alan hastalarda zaman zaman miyop (uzak görme kaybı) gelişebilir. Bu durum da diğerleri gibi geçicidir, tedavi bırakıldıktan az bir süre sonra görüş normalleşir.
  4. d) Beyin: Çok nadir olsa da HBOT uygulamalarında oksijenin basıncı yüksek olduğundan merkezi sinir sisteminde oksijen zehirlenmesi görülebilir. Bu durumda agresyon, huzursuzluk, bulantı-kusma, kulak çınlaması, uyuşma, karıncalanma ve daha ileri seviyelerde nöbet gelişebilir. Eğer bunlardan herhangi biri ortaya çıkıyorsa derhal tedaviye ara verilmelidir. Kısa bir süre sonra hastalar normale dönecektir.e) Akciğerler: Bu tedaviyi çok uzun süre gören hastalarda oksijen bireyin akciğerlerini etkileyebilir, bazı şikayetlerin oluşmasına neden olabilir. Soluk borusunda kuruluk, yanma, nefes darlığı, kuru öksürük gibi şikayetler olabilir. Bu durumlarda tedaviye ara verilmesi gerekir.f) Yangın: Tedavi başladığında basınç odasındaki oksijenin kısmi basıncı yüksek olduğu için yangın çıkma riski de mevcuttur. Bu sebeple hastalar basınç odasına kıvılcım yaratabilecek herhangi bir şey sokamazlar. Tedavi öncesi yangına karşı alınacak tedbirler hastaya anlatılmalıdır. HBOT, güvenlik önlemlerine sadık kalındığı sürece oldukça güvenli bir uygulamadır.

Yapılan çalışmalarda sonucunda, özellikle 50 yaş altı hasta gruplarında erken dönemde medikal tedaviye ek olarak hiperbarik oksijen tedavisi başlanan ani işitme kayıplı hastalarda işitsel kazançların arttığı görülmüş. Ani akustik travmada az da olsa tedavi başarısını etkilediği bulunmuştur.

20 seans boyunca diyabetik ayak ülseri nedeniyle HBOT gören 30 hastayla ilgili bir çalışma yapılmıştır. Tedavi sonunda 19 hastada klinik iyileşme gözlenirken 11 hastadan yanıt alınamamış.

Yapılan başka bir çalışmada HBOT’yi erken evre femur başı avasküler nekrozlu hastalarda kullanmışlar. Literatürde bu konuyla ilgili kısıtlı çalışma olmasına rağmen bu çalışmaya femur başı avasküler nekrozlu olan 3 hasta katılmıştır. Her olguya 40’ar tane HBOT uygulanmış ve tedavi öncesi-sonrası Harris Fonksiyonel Kalça Değerlendirme Skorlaması ile değerlendirilmişlerdir. Sonuç olarak 1 yıllık takip sonucunda önce-sonra skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar tespit edilmiştir.

Kış aylarında sıkça karşılaşılan soba zehirlenmelerinde olduğu gibi karbonmonoksit gazının bağlandığı kan hücrelerinden ayrılması için hiperbarik oksijen tedavisi oldukça kıymetlidir.

Uzman ekibimiz sizlere yardımcı olabilmek için hazır bekliyor. Sağ alt köşedeki çevrim içi sohbet butonuna tıklayarak bizimle iletişime geçebilirsiniz.

Sitemiz sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza danışmanız gerekmektedir.

 

 

PELVİK TABAN EĞİTİMİ

Omurgamız ile kalça bölgemiz arasında yük taşıyıcılığını üstlenen kemik çatıya pelvis (leğen kemiği) denir. Pelvis boşluğunda bulunan pelvik taban; pubik kemik (leğen kemiğinin ön ucu) ile sakrum (kuyruk sokumu kemiği) arasında bir hamak gibi asılı duran, pelvik organları destekleyen kas, sinir ve bağ dokularından oluşur. Pelvik taban kasları, idrarın depolandığı mesane, barsaklar ve rahmi (kadınlarda) destekleyerek pelvik organları korur ve uygun pozisyonda tutar, idrar ve gaita kontrolünü sağlar.

Pelvik taban kaslarının yeterli fonksiyonellikte olmaması hem kadın hem de erkeğin yaşam kalitesini büyük ölçüde etkilemektedir. İlerleyen yaşla birlikte azalan kas tonusu, gebelik, uzamış zorlu doğum veya doğum sayısının fazlalığı, nörolojik bozukluklar, obezite, uzun süreli yoğun öksürük, sürekli ve çok fazla ağırlık kaldırma, menapoz dönemindeki hormonal değişiklikler, pelvik bölge cerrahisi, prostat ameliyatı ve sigara içmek gibi durumlar pelvik taban kas fonksiyonunu bozabilir.

Pelvik taban kaslarının zayıflığı nelere neden olabilir?

Üriner inkontinans (idrar kaçırma),

Fekal inkontinans (dışkıyı tutamama),

Pelvik organ prolapsusu (sarkması),

İşeme fonksiyon bozuklukları, kesik kesik veya ağrılı işeme,

Kronik kabızlık,

Hemoroid,

Kronik pelvik ağrı,

Ağrılı cinsel ilişki, seksüel bozukluklar,

Coccydinia (kuyruk sokumu üzerinde ağrı ve yanma),

Proctalgia fugax (makat bölgesinde ani, keskin ağrı).

Pelvik taban bozukluklarında davranışsal tedavi, yaşam tarzı değişiklikleri, fizik tedavi ve rehabilitasyon, mesane eğitimi ile cerrahi tedaviye ihtiyaç duymadan iyileşme sağlanabilmektedir. Bu nedenle cerrahiden önce ilk basamağı bu tedavi yaklaşımları oluşturmalıdır.

Kişinin yaşam kalitesi ciddi derecede etkileniyorsa ve diğer yöntemlerle iyileşme, gereken fonksiyonellik sağlanamıyorsa cerrahi tedavi uygulanır.

Pelvik Taban Rehabilitasyonu

Pelvik taban kas eğitiminin amacı; pelvik taban kaslarının normal kas aktivite seviyelerinde kasılıp gevşeyebilmelerini sağlamaktır.

İnternal (iç) veya eksternal (dış) uygulamalarla pelvik taban kaslarının değerlendirilmesi rehabilitasyonun temelini oluşturur. Kas gücü belirlendikten sonra gereken rehabilitasyon yaklaşımları uygulanır.

Pelvik taban rehabilitasyonunda kullanılan yaklaşımları:

  1. Kegel egzersizleri
  2. Pelvik tabanı kuvvetlendirmeye yönelik egzersizler
  3. Nefes ve gevşeme egzersizleri
  4. Core stabilizasyon egzersizleri
  5. Pelvik tabanı içeren manuel yaklaşımlar
  6. Spinal mobilizasyonlar
  7. Klinik egzersizler (klinik yoga, klinik pilates)
  8. Fonksiyonel elektrik stimülasyonu
  9. Biofeedback Tedavi
  10. Hasta eğitimi
  11. Ev programı

Pelvik taban kaslarını kuvvetlendirmek amacıyla oluşturulan Kegel egzersizleri, pelvik taban kaslarının izole kasılıp gevşemesini gerektirir. Egzersiz doğru nefes teknikleriyle ve doğru kaslar kasılarak yapılmadığında tam tersi etkiler de gösterebilir. Bu nedenle egzersizin fizyoterapist kontrolünde fonksiyonel hareketlerle kombine edilerek yapılması önemlidir. Hasta pelvik organların işleyişi ve pelvik tabanın rolü hakkında bilgilendirilmeli, postüral farkındalık, doğru nefes teknikleri, yaşam tarzı değişiklikleri anlatılmalıdır.

Özellikle kadınlar pelvik taban egzersizlerini yaşam boyunca (sadece doğum öncesi ve sonrası değil) düzenli olarak uygulamalıdır. Böylece iyileşme sağlanabilir veya olası hastalıkların meydana gelmesi önlenebilir. Kadın sağlığı fizyoterapistine başvurarak uygun egzersiz planı oluşturulmalı, doğru kasların gereken süre ve etkinlikte kasılması ve doğru teknikler öğrenilerek yaşam tarzına adapte edilmelidir.

Pelvik Taban Cerrahisi

Diğer tedavi yaklaşımlarının etkili olmadığı durumlarda cerrahi yöntemlere başvurulur. Özellikle mesane, rahim ve barsak sarkmaları, seksüel disfonksiyonlar ve inkontinans durumlarında ciddi başarılar kaydedilmiştir. Yeni cerrahi tekniklerle ameliyatlar kolay ve iyileşme süreci daha kısa olabilir. Fakat bu durum kişiden kişiye değişmektedir. Bu yüzden hastalar sabırlı olmalıdır. Pelvik taban rehabilitasyonu, mesane eğitimi ve yaşam tarzı değişiklikleri cerrahiyle birlikte mutlaka tedaviye dahil edilmelidir.

Cerrahi uygulamalar kişilerin ihtiyacına göre değişir. Zayıflamış olan pelvik taban kasları sentetik materyaller kullanılarak güçlendirilir ve fonksiyonelliği sağlanır. Sarkan tabakalar çıkarılmadan pelvik tabanın elastikiyeti korunarak uygun şekilde üst üste getirilir. Bazı uygulamalar vajinal bölgeden yapılırken bazıları karından yapılabilir. Uygun cerrahi uygulamaya karar vermek için mutlaka bir uzmana danışmak gerekmektedir.

Uzman ekibimiz sizlere yardımcı olabilmek için hazır bekliyor. Sağ alt köşedeki çevrim içi sohbet butonuna tıklayarak bizimle iletişime geçebilirsiniz.

Sitemiz sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza danışmanız gerekmektedir.

 

VERTİGO

Dengenin ve dik duruş pozisyonumuzun doğru bir şekilde merkezi sinir sistemimiz tarafında işlenmesinde vestibüler sistemden aldığımız girdiler büyük rol oynamaktadır. Bu sistem daha çok baş hareketlerine duyarlı olduğu için başın pozisyon değişikliklerini ve hareketlerini merkezi sinir sistemine iletir. Baş hareketleri sırasında gözün nesnelere odaklanmasını sağlayarak düz bakışı sabitler.

Dinlenme halimizde her iki vestibüler sistemden denge merkezimize simetrik bilgi akışı olmaktadır. Harekete başlamamız ile beraber yöne göre bilgi girdileri değişmektedir. Hasarlı taraftan eksik bilgi girişi olacağı için simetri bozulur ve vertigo oluşur.

Kişinin bozulan çevre ilişkileri ile beraber başının döndüğü hissinin rahatsızlık verecek şekilde hissedilmesidir. Bu dönme hissi bazen zorlukla farkedilebilir derecede bazende gündelik işlerimizi yapmakta zorluk çıkaracak şiddettedir.

Birden fazla durumun belirtisi olarak ortaya çıkabilen vertigo, meydana geliş nedenlerine bağlı olarak ikiye ayrılmaktadır;

1)Periferik(çevresel) vertigo

2)Santral(merkezi) vertigo

 1) Periferik Vertigo

Periferik vertigo, genellikle iç kulağın denge mekanizmalarıyla ilgili bir sorundan kaynaklanan ve daha yaygın olarak görülen vertigo tipidir.

En yaygın nedenleri; benign paroksismal pozisyonel vertigo (iyi huylu ani geçici yani pozisyonel vertigo), kafa yaralanması, labirentit (iç kulak iltihabı), vestibüler nörinit (denge siniri iltihabı), meniere hastalığı, belirli ilaç türleri sayılmaktadır.

  1. A) Benign paroksismal pozisyonel vertigo

Baş hareketleri sırasında, kısa süreli  şiddetli baş dönmeleridir. Genellikle kişi kulağı altta kalacak şekilde yan yattığı durumlarda ortaya çıkar ve ani hareketten birkaç saniye sonar gecikmeli olarak ortaya çıkar, ani başlar ve beraberinde bulantı olabilir.

Bütün baş dönmelerinin %25 ‘ini oluşturan bu tipte baş dönmesi 10-30 sn kadar sürer.

Çoğunlukla yaşlı insanları etkilemekte ve ortalama olarak 50 yaşından büyük kişilerde görülmektedir. 50 yaş altı popülasyonda genellikle kafa travmasına bağlı oluşmaktadır.

Benign paroksismal pozisyonel vertigo oluşmasındaki birtakım nedenler;

-Kulak enfeksiyonları

-Kulak ameliyatı

-Kafa travması

-Uzun süreli yatak istirahatleri ve aşırı hareketsizlik

-Kafa Yaralanmaları

  1. B) Labirentit (İç Kulak İltihabı)

Labirent, kulakta bulunan işitme dengesini kontrol eden sıvı dolgulu bir yapıdır.

Eğer bu yapı yani labirent iltihaplanırsa, beyne giden birtakım sinyaller değişir bunun sonucunda da denge bozukluğu ve vertigoya meydana gelebilir.

Denge kontrol sorunlarına ek olarak labirentitli bir hasta işitme kaybı ve tinnitusla(kulak çınlanması) da karşılaşabilir. Labirent iltihabı soğuk algınlığı veya grip gibi viral (virüs kaynaklı) bir enfeksiyon sonucu da oluşabilir. Nadiren bakteri enfeksiyonundan da kaynaklanabilir.

Bu nedenle meydana gelen vertigo çeşitinde bulantı, kusma, işitme kaybı, kulak çınlaması ve ağrısı da meydana gelebilir.

Tedavisinde tek seansta bile ekili sonuçlar alabildiğimiz Epley manevrası uygulanmaktadır. Buna ek olarak 2 haftalık programlarda %95 başarı sağlanabilen Brandt-DAroff egzersizleri de uygulanmaktadır.

 

C)Vestibüler Nörinit (Denge Siniri İltihabı)

Vestibüler nörinit, denge sinirinin iltihabı olarak bilinmektedir. Labirenti beyne bağlayan sinirin iltihaplanması sonucu ortaya çıkan bir iç kulak rahatsızlığıdır. Bazı durumlarda labirentin kendisi de iltihaplanabilmektedir. Bu durum sıklıkla viral (virüs kaynaklı) enfeksiyon kaynaklı olabileceği gibi bakteriyal nedenli de olabilir.

Duyma kaybı,çınlama gibi kulak problemleri veya nörolojik problemler (felç, titreme, bilinç kaybı) olmadan aniden gelişen ve şiddetli vertigo görülmektedir. Başlangıçtan 1-2 hafta önce üst solunum yolu enfeksiyonu veya gastroenterit hikayesi bulunmaktadır.

Şikâyetler, başlangıçta çok şiddetlidir hastalar tek başına yürümeyi beceremez, mide bulantısıyla beraber yemek yemede güçlük ve su içmede zorlanma gibi güç durumlar ortaya çıkabilir. Ilk 24 saatte semptomlar pi yaparlar ve birkaç gün ya da hafta içinde yavaş yavaş düzelme göstermektedir.

Yaş ilerledikçe iyileşme hızı azalır fakat çoğunlukla hastalık sonrası kalıcı hasarlar meydana gelmez.

Akut tedavisinde vestibüler rehabilitasyon yapılmaz fakat subakut dönemde kronikleşmeyen bir durum olduğu için rehabilitasyon programına başlanabilir.

D)Meniere Hastalığı (İç kulak tansiyonu)

Şiddetli vertigo bazen iç kulağı etkileyen ve Meniere hastalığı olarak adlandırılan nadir bir durumdan kaynaklanabilmektedir. Hastanın bir kulağında işitme azalmış işitme kaybı, kuylak çınlaması, dolgunluk ya da basınç hissi gelişir. Bunların ardından vertigo atağı ortaya çıkar ve dakikalr içinde en yüksek yoğunluğa ulaşır ve sonraki birkça saat içinde yavaş yavaş hafifler.

Ataklar genellikle bulantı ve kusma ile seyretmektedir.

Bu hastalığın nedeni tam olarak bilinmemekle beraber endolef sıvısındaki artış nedeni ile labirentin şişmesine dayandırılmaktadır.

Nadiren ameliyata ihtiyaç duyulan örnekleri de vardır.

E)Bazı İlaç Türleri

Vertigo, bazı ilaçların bir yan etkisi olarak da ortaya çıkabilmektedir.

Bu nedenle, ilaç bilgilerini okurken baş dönmesi gibi bir yan etkisi olup olmadığı iyice kontrol edilmelidir.

2)Santral(merkezi) Vertigo

Santral vertigo, serebellum (beynin dibinde bulunur) veya beyin sapı (beynin omuriliğe bağlanan alt kısmı) problemlerinden kaynaklanmaktadır.

Santral Vertigonun nedenleri şunlardır:

Migren: Migren vakalarının %35’inde görülebilmektdir. Baş ağrısı ve dengesizlik ile eşlik edebilir.

Multipl skleroz: 8. Kranial sinir etkilenimine bağlı olarak MS vakalarının %50 sinde görülebilmektedir.

Beyincik yaralanmaları: beyincik denge merkezlerinde biri olduğundan dolayı etkilenimleri sonucu vertigo oluşabilmektedir.

Mal de Debarquement( Gemici Hastalığı):  Uzun süre deniz hayatında bulunan kişilerin karaya ayak atmaları ile oluşmaktadır. Karada geçirilen bir stabil hayat sonrası düzelebilmektedir. Daha çok 40-50 yaş kadınlarda görülmektedir. Vestibüler rehabilitasyonun etkili olduğu bilinmektdir.

Servikal problemler:  boynumuzdaki yapılardaki bozulmalar sonucu oluşacak denge kayıplarana bağlı olarak oluşmaktadır.

 

Vertigonun kaynağının belirlenmesi tedavide büyük önem taşırmaktadır, vertigo teşhisinde doktorunuz birtakım sorular yönelterek vertigonun çeşidini belirlemede yol gösteren belirtiler bulmaya çalışır. Buna ek olarak doktorunuz vertigo türünün teşhisinde sizi fiziksel muayeneden de geçirmektedir. Fiziksel muayenede bazı göz ve kafa hareket testleriyle göz hareketlerinizde anormallik olup olmadığına bakar.

Fiziksel muayene dışında baş bölgesinin bilgisayarlı tomografisi, MRI ile vertigonun sebebini teşhis edebilir. Doktorunuz, kulak enfeksiyonundan şüphelendiğinde ise kulağınızdan sıvı ya da irin numunesi alınmasını isteyebilir. Beyne kan akışı yetersizliğinden şüphelenirse Doppler ultrason yöntemi, BT anjiyografi, kateter anjiyografi gibi testlerden yararlanabilir.

Vestibüler sistem hasarlandığında kendi kendini iyileştiremez, iyileşme için MSS kompansasyon ve adaptasyon teknikleri gerekmektedir. Akut fazda beyin aşit olamayan girdileri hataları olarak algılar ve tüm sinyallerin alımını durdurur. bu durumda vestibülo okuler reflek tekrardan ayarlanarak adaptasyon aşaması başlar.

Vertigo yalnızca bir bulgu olduğundan dolayı ilk olarak temelinde yatan hastalığın tedavi edilmesi gerekmektedir. Tedaviye vertigoyu tetikleyen faktörleri ve pozisyonları ortadan kaldırarak başlanmalıdır. Bu faktörlere örnek verecek olursak stres, kafein, sigara, alkol, ağır egzersizler,ani hareketler, fazla tuz alımı vb…

VESTİBÜLER REHABİLİTASYON

Vestibüler ve denge bozukluklaro olan kişilerde uygulanan yaklaşımdır. Kişinin ihtiyaçlarına göre sistematik egzersiz ve aktiviteleri içerir. Amaç merkezi sinir sisteminin yeniden eğitilmesi ile beraber ;

  • Dengesizlik hissini azaltmak,
  • Baş hareketleri sırasında duran cismin hareketli algılanmsını azaltmak,
  • Static ve dinamik dengenin geliştirlmesi,
  • Aktivite düzeyinin arttırılması
  • Yaşam kalitesinin arttırılmasıdır.

Alışma mekanizmasının işleyemeceği bazı unstabil durumlarda ve egzersiz tedavisi ile semptomların artabileceği durumlarda uygulanmamaktadır.

Her hastanın ihtiyaçları, problemleri,hastalığının şiddeti kişiye özel ve farklı egzersiz programı reçetelendirilir.

Temelde vestibülo oküler refleks eğitimi (bakış sabitlenmesi, baş-göz koordinasyonu); vestibulospinal refleks (denge aktiviteleri, yer çekimi merkezi); alıştırma programları uygulanmaktadır.

Cawthorne and Cooksey egzersizlerini de tedavi programına eklenebilir. Vestibuler sistemi uyarmak, dengeyi sağlamak ve doğru bir şekilde çalışmasını sağlayarak vertigonun etkilerini azaltmak amacıyla kullanılabilmektedir.

Her egzersiz programın hastada etkili olamayacağı bilimeli uzman kişilerce tedavi programları oluşturulmalıdır.

Uzman ekibimiz sizlere yardımcı olabilmek için hazır bekliyor. Sağ alt köşedeki çevrim içi sohbet butonuna tıklayarak bizimle iletişime geçebilirsiniz.

Sitemiz sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza danışmanız gerekmektedir.

KARDİYAK REHABİLİTASYON

Günümüzde kalp hastalıkları en önemli sağlık sorunudur. Dünya genelinde bütün ölümlerin yaklaşık %50’sini kalp hastalıkları oluşturmaktadır. Medikal tedavilere ek olarak, Kardiyak Rehabilitasyon (KR) uygulamaları Dünya Sağlık Örgütü tarafından kalp hastalıklarının tedavisinde ana bileşenlerden biri olarak kabul edilmektedir.

Kardiyak rehabilitasyon, kalp hastalarının mümkün olan en iyi fiziksel, zihinsel ve sosyal koşulları sağlayarak bireyin tekrar topluma kazandırılmasını amaçlayan multidisipliner tedavi yaklaşımıdır. Erken ve geç dönem kalp hastalarının mümkün olan en erken sürede kardiyak rehabilitasyona başlaması gerekmektedir.

Kardiyak Rehabilitasyonun Amaçları:

  • Kalp hastalıklarının etkilerini önlemek
  • Ani ölüm risklerini ortadan kaldırmak
  • Damar tıkanıklığının ilerlemesini önlemek
  • Fonksiyonel kapasiteyi geliştirmek
  • İşe geri dönüşü sağlamak
  • Psikososyal durumu iyileştirmektedir.

Kardiyak rehabilitasyon uygulamaları: Hasta değerlendirilmesi, egzersiz eğitimi, kilo kontrolü, beslenme danışmanlığı, tütün kullanımının önlenmesi, psikolojik destek tedavilerinden oluşmaktadır.

Kardiyak Rehabilitasyon Kimlere Uygulanır?

Kardiyak Rehabilitasyon uygulamaları,

  • Egzersiz sırasında oluşan göğüs ağrısında,
  • Kalp krizi sonrası,
  • Koroner arter hastalığı olanlarda,
  • Koroner Arter Bypass Grefti (KABG) ameliyatı olanlar,
  • Kalp kapağı tamiri veya değişimi ameliyatı olanlar,
  • Perkütan Koroner Anjiyoplasti girişimlerinden sonra
  • Konjestif Kalp Yetmezliği
  • Periferik Damar Hastalığı
  • Kalp Pili takılan hastalarda
  • Hipertansiyonlu hastalarda
  • Aritmili hastalarda
  • Metabolik Sendromlu hastalarda güvenle uygulanmaktadır.

Kardiyak Rehabilitasyon Kimlere Uygulanmamalıdır?

Kardiyak Rehabilitasyon uygulamaları,

  • Kararsız göğüs ağrısında
  • Dinlenim esnasında Büyük Kan basıncının 200mmHg olması
  • Dekompanse Kalp yetmezliğinde
  • Kalp zarı iltihabı,
  • Tam kalp bloğu
  • Kontrolsüz sinüs ve ventriküler aritmiler
  • Egzersizler artan ventriküler aritmiler
  • Akut ateşli hastalıklar
  • Ciddi aort darlığı olan hastalarda uygulanmamalıdır.

Kardiyak Rehabilitasyonun Faydaları

  • Mortalite azalır
  • Hastaneye yatış riski azalır
  • Yaşam kalitesini artar
  • Fonksiyonel kapasite artar
  • Anjina (Göğüs Ağrısı) eşiği artar
  • Kardiyak hastalık risk faktörlerini azalır
  • İstirahat kalp hızı azalır
  • İşe geri dönüşü sağlar
  • Depresyon ve kaygı azalır
  • Topluma adaptasyon sağlanır

Kardiyak Rehabilitasyon 4 Fazdan oluşmaktadır.

  • Faz 1, Hasta İçi Dönem (1-10 gün)
  • Faz 2, Taburculuk Sonrası Erken Dönem (2 –12 Hafta)
  • Faz 3, Egzersiz Eğitimi Dönemi (3–9 ay)
  • Faz 4, İdame Dönemi (Yaşam Boyu)

Faz 1 Hastane İçi Dönem

Kalp krizi, CABG (By-pass) ameliyatı, Kalp kapak ameliyatları, Anjiyoplasti, Kalp nakli, Koroner arter hastalıkları, Anjina Pektoralis (Göğüs Ağrısı) gibi kalp hastaları nedeniyle hastaneye yatışı yapılan hastalarda uygulanmaktadır.  Hastaneye yatışın birinci gününden itibaren başlar ve hasta taburcu olana kadar ki dönemi kapsar. Faz 1 dönemi kendine bakım aktiviteleri, pasif ve aktif eklem hareketleri, mobilizasyon ve hasta eğitimlerini içerir.

Faz 1 Programın Amacı:

  • Hastanın, hastalığı doğrultusunda en kısa sürede mobilize ederek fonksiyonel kapasite kaybını engellemek
  • Egzersiz kapasitesini düzeltmek
  • Kendine bakım aktivitelerini nasıl yapacağının öğretilmesi
  • Hastanın psikolojik olarak kendini iyi hissetmesini sağlamak
  • Risk faktörleri hakkında bilgi vermek
  • Hastanın taburculuğa hazırlanmasıdır. (Faz 2’ye geçiş)

Faz 2 Taburculuk Sonrası Erken Dönem

Hasta taburcu olduktan sonra başlayan bu evrede yaşam tarzı değişiklikleri, risk faktörlerinin ortadan kaldırılması ve düzenli medikal takibin yapılması gerekmektedir. Hastalar belli sıklıklarda hastanede monitörize bir şekilde fizyoterapist eşliğinde egzersizlere başlayabilirler. Hastaların risk düzeylerine göre kademeli olarak artan egzersiz programları planlanır. Hastanın durumuna göre günlük 30 dakikalık yürüyüş yapması önerilir ve egzersizlerin 4 MET’ten fazla olmaması istenir. Hastaların, hastaneye gelmesi mümkün değilse ev temelli egzersiz programları oluşturulmalıdır.

Faz 3 Egzersiz Eğitimi Dönemi

Bu evre fiziksel dayanıklılığı geliştirmek için yoğun aerobik egzersiz eğitiminin verildiği dönemdir. Hastaneden çıktıktan sonra 3-9 aylık dönemi kapsamaktadır. Hastaların maksimum egzersiz kapasitesi belirlendikten sonra egzersiz programı oluşturulmaktadır. Yoğun aerobik egzersizler, güçlendirme egzersizleri, denge ve koordinasyon egzersizleri ve gevşeme egzersizleri verilir.

Aerobik egzersizler büyük kas gruplarını içerecek şekilde (yürüyüş, yüzme, bisiklet, dans) olmadır. Egzersizin şiddeti maksimum oksijen tüketiminin %40-85’i, maksimum kalp hızının %55-85’i ya da BORG ölçeğine göre düzenlenir. Egzersiz süresi 20-60 dakika olmalıdır. Egzersizler haftada 3-5 kez tekrarlanmalıdır. Hastanın bireysel gelişimine göre kademeli olarak egzersizler süresi, sıklığı ve şiddetti arttırılır.

Faz 4 İdame Dönemi  

İdame döneminde daha önceki fazlardan elde edilen olumlu alışkanlıkların ve fiziksel dayanıklılığın hastalar tarafından korunduğu ve yaşam boyu devam eden dönemdir. Hastane ziyaretleri azalmıştır. Hastalar haftada 3 kez minimum 30 dakika düzenli spor yaparak, egzersiz eğitimi döneminde elde ettikleri kazanımları koruyabilirler.

Sonuç olarak kardiyak rehabilitasyon, kalp hastalıklarında hastaneye yatış itibariyle başlayıp ömür boyu devam eden bir tedavi yöntemidir. Kardiyak rehabilitasyon ile hastaların ölüm riski azalır, hastaneye yatış riski azalır, yaşam kalitesi ve fonksiyonel kapasitesi artar. Ülkemizde kardiyak rehabilitasyon programlarına katılım maalesef yeterli düzeyde değildir. Kalp hastalarının topluma kazandırılması ve yaşam kalitesinin artması için kardiyak rehabilitasyon programlarına katılımın arttırılması gerekmektedir.

“Uzman ekibimiz sizlere yardımcı olabilmek için hazır bekliyor. Sağ alt köşedeki çevrim içi sohbet butonuna tıklayarak bizimle iletişime geçebilirsiniz.

Sitemiz sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza danışmanız gerekmektedir.

 

ORGAN TRANSPLANTASYONU (ORGAN NAKLİ)

Organ nakli; doğumsal, bir hastalık sonrası veya travma sebebiyle zarar görmüş, artık işlevini yerine getiremeyen veya getirmekte zorlanan organın çıkarılıp, canlı ya da ölü bir kişiden alınan hala fizyolojik görevini yerine getirebilen, sağlıklı bir organın onun yerine cerrahi bir operasyon ile aktarılması işlemine denmektedir.

Kalp hastalıkları, diyabet, hepatit, kistik fibrozis, siroz, travma, yaralanma, metabolik problemler, doğum gibi birçok olay organ yetmezliğine sebep olabilir.

Nakli Sık Gerçekleşen Organlar

Karaciğer, bağırsak, böbrek, pankreas, böbrek-pankreas, kalp, akciğer, kalp-akciğer gibi iç organların yanı sıra; kornea, orta kulak, deri, kemik, kemik iliği, kalp kapakları, konnektif doku, deri-kemik-kas-kan damarları-sinirler-bağ dokusunu içerebilen birkaç yapının nakli (vaskülarize kompozit allogreftler) yapılabilmektedir.

Bu organlar ne zaman yetmezliğe uğrar ve nakil işlemi gerçekleşir?

  1. Karaciğer: Siroz, Hepatit B-C, metabolik hastalıklar, tümörler, kistik fibrosiz ve diğerleri.
  2. Bağırsak: Kısa gut sendromu, bağırsak hareketlerinde düzensizlik, transplantasyon veya greft hataları.
  3. Böbrek: Glomerüler hastalık (Orak hücre, Lupus, Goodpasture’s, Wegeners Granulomatosis), diabet, hipertansyion, renovasküler veya diğer vasküler rahatsızlıklar, doğuştan olabilir (Konjenital), tübüler ve interstisyel hastalık, neoplam, transplantasyon veya greft hataları,Transplantasyon ilaçları.
  4. Pankreas: Diyabet, pankreas kanseri, safra kesesi kanseri, tranplantasyon veya greft hataları.
  5. Kalp: Kardiomyopati, koroner arter rahatsızlıkları, konjenital (doğuştan) kalp rahatsızlıkları, kalp kapak hastalıkları, tranplantasyon veya greft hataları, kanser.
  6. Akciğer: Konjenital rahatsızlıklar (Eisenmenger’s Sendromu), amfizem, bronşektazi, kistik fibrozis, pulmoner fibrozis, pulmoner hipertansiyon, transplantasyon veya greft hataları (Bronchiolitis Obliterans BO), mesleki, travma, diğer: Sarkoidoz, Lenfanjiyoleyomiyomatozis (LAM), Romatoid Artrit.

 

Organ nakli gerçekleşecek kişilerde, nakil öncesi bazı sistemik rahatsızlıklar ortaya çıkabilir:

Kas zayıflıkları,

Uzun süre yatağa bağımlı kalma durumu,

Yorgunluk, anksiyete ve depresyon,

Öz bakım becerilerinin giderek azalması,

Solunum kapasitesinde azalma.

Hastaneye yatış aşamasında cerrahi öncesi fizik tedavinin amaçları şöyle sıralanabilir:

Akciğer kapasitesini optimal düzeyde tutmak.

Kas kuvveti ve enduransı optimum düzeyde korumak.

Solunum fonksiyonlarını ve kapasitesini geliştirmek.

Hastanın fonksiyonel bağımsızlığını en yüksek seviyede tutmak.

Ameliyat sonrası egzersiz eğitimi hakkında bilgilendirmek.

Hastaya yapılan bilgilendirme ve verilen eğitim sayesinde kaygılarını azaltmak.

Fizyoterapi ve Rehabilitasyon

Hasta organ yetmezliği durumunda, nakil işlemine girecek olsa bile kas kuvveti programları mutlaka çalışılmalıdır.

Yatak mobiliteleri ve hastanın transferi (taşınması), hastanın bağımsızlığının arttırılması için gerekli fonksiyonel egzersizler yapılmalıdır.

Postural denge ve duruşun iyi olabilmesi vücut stabilizasyonu sağlanmalıdır. Özellikle gövde kaslarını kuvvetlendiren kaslara yönelik egzersizler yapılmalıdır.

Hastanın kuvvet, endurans ve fonksiyonel bağımsızlığının bir arada sağlanabilmesi için yürüme egzersizleri çalışılmalıdır. Gerekirse önce yardımcı alet kullanılmalıdır.

Solunum kontrolünü sağlayabilmek için solunum rehabilitasyon programlarından faydalanmalıdır.

Hastanede cerrahi sonrası (post-operatif) dönemde fizik tedavi amaçları şöyle sıralanabilir:

Kas kuvveti ve endurans arttırılmalıdır.

Egzersiz kapasitesi yürüyüş gibi aerobik egzersizlerle geliştirilmelidir.

Yaşam kalitesi maksimum seviyeye ulaştırılmalıdır.

Hasta eğitimi:

-Nakil sonrası oluşabilecek semptomlar anlatılmalıdır.

-Osteoporoza karşı önlem alınmalıdır.

Fizik Tedavi Programı Nasıl Olmalıdır?

Hastanın cerrahi sonrası oluşabilecek solunum problemlerine karşı solunum çalıştırılmalıdır.

Yatak içi yaraların oluşmasını engellemek, solunum fonksiyonlarını korumak ve yatak içi konforunu sağlamak için hasta pozisyonlanması oldukça önemlidir.

Eski bağımsızlık seviyesine en kısa sürede ulaşabilmesi için yürüme ve transfer egzersizlerine en kısa sürede başlanmalıdır

Büyük kas gruplarını çalıştıran egzersizler oluşabilecek kas kütle kaybını önlemek amacıyla uygulamada unutulmamalıdır.

Eklem hareket açıklığına yönelik egzersizler, kan dolaşımını arttırarak gün boyu oluşan hareketsizliğin negatif etkilerini ortadan kaldırmış olur.

  1. Gün: Solunum egzersizleri,

Yatak kenarında oturup kalkma,

Kol ve bacaklara eklem hareket açıklığı egzersizleri,

Olduğun yerde adım alma.

  1. Gün: Solunum egzersizleri,

Yatak kenarında oturup kalkma,

Kalça ve bacak grubu kaslara ağırlıksız kuvvetlendirme çalışma,

Kısa mesafeli yürüyüşler.

  1. Gün: Solunum egzersizleri,

Koridorda 30 metre yürüme,

Kol ve bacaklara fonksiyonel germeler

Kalça ve bacak çevresi kas grupları için kuvvetlendirmeler,

  1. Gün: 3. Gün egzersizlerine devam. Ek olarak alt ekstremite için 5 dakika bisiklet ergometresi
  2. Gün: Aynı egzersizlere devam edilir ve bisiklet ergometresinin süresi 7 dakikaya uzatılabilir. Fonksiyonel kapasite arttırılır.

TABURCULUK SONRASI REHABİLİTASYON SÜRECİ

  • Genel kas kütlesi ve kuvvetini artıran egzersizler (Hafif tempolu doğa yürüyüşleri)
  • Kısıtlanan solunum ile postürde değişikliklere yönelik postür egzersizleri yapılmalı.
  • Hareketsizliğe bağlı oluşabilecek eklem sertliklerine yönelik esnekliğe yönelik egzersizler yapılmalıdır.
  • Kalp ve akciğer nakli olan hastalar, özellikle kolları yukarı kaldırma gibi solunumu kısıtlayıcı ya da ameliyat yerine zarar verecek hareketlere özellikle dikkat etmelidir.
  • Denge egzersizleri özellikle iyi bir postürün elde edilebilmesi için oldukça önemlidir.
  • Hastayı günlük hayata adapte edecek kendi uğraş ve mesleğine yönelik fonksiyonel egzersizler rehabilitasyon programına mutlaka dahil edilmelidir.

Organ nakil ameliyatları bütün vücudu sistemik olarak etkileyen bir süreçtir. Cerrahi süreç öncesinde ve sonrasında uzaman fizyoterapistler eşliğinde görülecek rehabilitasyon programı ile kişilerin hayat kaliteleri en kısa sürede istenilen düzeye getirilebilir.

“Uzman ekibimiz sizlere yardımcı olabilmek için hazır bekliyor. Sağ alt köşedeki çevrim içi sohbet butonuna tıklayarak bizimle iletişime geçebilirsiniz.

Sitemiz sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza danışmanız gerekmektedir.

Konuşma Rehabilitasyonu

Dil, belirli kurallara sokulan ve sembollerden oluşan karmaşık bir sözel iletişim biçimidir. İletişimin en temel yöntemidir ve insana özgüdür. Konuşma ise, ifade edilmek istenen konuların, dilin kuralları çerçevesinde, akciğerlerden gelen havanın vücuttaki diğer yapılarla şekillenmesi ve ses titreşimlerine dönüşmesi sayesinde karşısındaki kişi ya da topluluğa aktarmasıdır.

Dünyadaki bütün çocuklar kendi dillerini 2-5 yaş arasında öğrenirken,  konuşma “anne karnından “ başlamaktadır. Ağlama diye nitelendirdiğimiz olay ise bebeğin ilk konuşma çabalarıdır. İlk 3 hafta içinde çıkan sesler reflekstir; anlamsız ve amaçsızdır. Devamında ise konuşma süreçle gelişen bir yapıdır.

Konuşma problemleri: genetik sendromlara, nörolojik problemlere, doğum kaynaklı problemlere, metabolik hastalıklara, kronik hastalıklara, ağır enfeksiyonlara ve daha birçok nedene bağlı gelişebilmektedir.

İnme(Felç) Sonrası Konuşma Bozuklukları

Afazi:İnme geçiren hastaların yaklaşık üçte birinde konuşma bozukluğu (afazi) geliştiği ve bunların %32 ile %50’sinde, inmeden 6 ay sonra da afazinin devam ettiği bilinmektedir. Beynin belli bölgelerinin hasarına bağlı olarak ortaya çıkan afazinin derecesi, klinik özellikleri ve iyileşmesi hastadan hastaya farklılık göstermektedir.

Afazi dil fonksiyonundan sorumlu olan beyin alanlarının hasarına bağlı olarak gelişen, kavrama (işitme ve/veya okuma) ve ifade etmeye (yazma ve/veya konuşma) yönelik dil fonksiyonlarının sonradan edinilen bölgesel  nörolojik bozukluğudur. Dil işlevlerinde baskın taraf (hemisfer) büyük oranda sol taraf( hemisfer) olduğundan afazi genellikle sol taraf (hemisfer) patolojilerinde ortaya çıkar.

Afazi gelişmiş bir hastada görülen semptomlar aşağıda verilmiştir.

  1. Konuşma akıcılığında bozukluk
  2. Duyduğunu anlamada bozukluk
  3. Okuma bozuklukları
  4. Tekrarlama bozuklukları
  5. İsimlendirme bozuklukları
  6. Yazı yazma bozuklukları

Afaziler motor ve duysal olarak ikiye ayrılmıştır.

1.Broca Afazisi (motor afazi): Broca afazisinin en belirgin özelliği akıcılığı

olmayan, anlam işlevli sözlerden oluşan ancak grameri bozulmuş olan konuşmalardır. Basit emirleri anlamalarına rağmen emirler karmaşıklaştıkça hastaların anlamaları zorlaşmaktadır. Emirleri duyduklarında çok iyi anlamalarına rağmen okuduklarında o kadar iyi anlamayabilirler. Tekrarlama ve isimlendirme fonksyonlarıda belirgin olarak bozulmuştur.

   2.Wernice Afazisi(duysal afazi): Konuşmanın akıcı olduğu fakat hem duyarak hemde okuyarak anlamada belirgin problem yaşayan duysal afazi tipidir. Konuşmada gramer tamamen korunmuştur ancak anlamsal işlevi bozuktur. Hastalar genellikle hata yaptıklarını ve emirleri anlamadıklarını farkederler ve bunu kompanse etmek için daha fazla konuşmaya çalışırlar.

Dizartri: Dizartride inmede görülen bir konuşma bozukluğudur. Konuşmanın içeriğinden çok kas zayıflığı yada koordinasyon güçlüğü nedeniyle şekli bozulmuştur. Tüm inmeler de %8-30 arasında görülebilmektedir.

 Apraksi:Apraksi beyin hasarı sonucu konuşma için gerekli olan kasların hareketinin bozulması ile ortaya çıkan bir artikülasyon bozukluğudur. Ancak dizartrideki gibi kas güçsüzlüğü ve koordinasyon bozukluğu yoktur.

 

Çocuklarda Konuşma Bozuklukları

Görülme sıklığı bütün çocukları %3-10 arasındayken erkeklerde görülme olasılığı kızlardan 3-4 kat fazladır.

Eğer bir çocuk :

  • 1 yaşına geldiği zaman ismini anlamıyor ya da hayır-evet gibi basit ifadeleri anlamlandıramıyorsa,
  • 14-16 ay civarında kelime üretmeye başlamadıysa,
  • 3 yaşına geldiği zaman “ne, nerede, kim” sorularına cevap vermiyorsa,
  • 3 yaşından sonra aile dışındakilerin çocuğun konuşmasını anlamasında zorluk varsa,
  • 5 yaşında sonra basit bir hikayeyi anlatamıyorsa,
  • 7 yaşında üst düzey bir hikaye anlatamıyorsa
  • Okulda başarısız bir performans gösteriyorsa,

muhtemelen dil-konuşma gecikmesi/bozukluğu göz önüne alınarak detaylı bir inceleme için hekime yönlendirilmeli.

    TEDAVİ

Amaç bireyin edindiği ya da kaybettiği dili tedavi ve eğitimle tekrar yapılandırmaya çalışmaktır. Dili klinik bir oda içinde değil tüm yaşam içinde değerlendirmek lazım. Hastaya uygulanan rehabilitasyon ile dil kullanımının kesin olarak arttığı ve iyileşmeye katkıda bulunuduğu kanıtlanmıştır.

Sitemiz sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza danışmanız gerekmektedir.

 

 

WhatsApp chat